Eşit Yurttaşlık Hakkı: Bu kavram kimi çevreler için bir anlam ifade etmese de, aslında ülkemizde ve uluslararası İnsan Hakları kuruluşları ve insani değer taşıyan cemiyet ve toplumlarda önemli bir değere sahiptir. Bu hak ve değerlerin elde edilmesi uğruna insanlık tarihte büyük bedeller ödemiştir. Gerçi insanlık tarihinde bedel ödenmeden hiçbir hak elde edilememiştir, ama bizim gibi ülkelerin birçoğunda bu hakların elde edilmesi, çok ağır bedel ve kayıplar yaşanarak hala elde edilmeye çalışılmaktadır.

Eşit Yurttaşlık Hakkı, daha çok insanlığın doğuştan sahip olduğu hakları kapsar. Bu hakların en başında yaşama hakkı gelir. Ayrıca sahip olduğu etnik kimliğini ve anadilini özgürce kullanma hakkıyla birlikte, tüm kültürel değer ve inançlarını serbest ve rahatça yaşayabileceği bir yurt ve toprak bütünlüğü hakkının da olması gerekir.

Yüz yıllardır, farklı kimlikte ve inançta insanlarımızın hep birlikte yaşamış olduğumuz bu coğrafyamızda, ağır insan hakları ihlalleri ve bitmeyen sancılar günümüze kadar hep süre geldi. Bu sancılar giderilemediği için, zaman içinde kronikleşerek kendine uygun bir toplumsal hiyerarşik yapıyı ortaya çıkardı. Bu toplumsal hiyerarşinin en tepesine Sünni-İslam Türk egemenlik sistemini kurarak, toplumsal düzenin yönetilmesinde hiç değişmeyen bir iktidar gücünü yaratmış oldular! Bu Türk, Sünni İslam iktidar gücünün ortaya çıkışı, cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte temelleri atılmış oldu.

XX. yüzyılın ilk çeyreğinde yani cumhuriyetin kuruluşundan öncesi, Anadolu’nun çok renkli etnik kimlikte ve inançta insan topluluklarının var olduklarını biliyoruz. Bunları yazmak gerekirse; Başta sayısal çoğunlukta Türkler olmak üzere, Kürtler, Ermeniler, Alevi-Kızılbaşlar, Çerkezler, Rumlar, Araplar, Arnavutlar, Boşnaklar, Gürcüler, Lazlar, Zazalar, Hemşinliler, Pomaklar, Süryaniler, Yahudiler, Romanlar gibi saymak mümkün. Anadolu’nun bu renkli etnik toplulukları ve inanç grupları, bu toprakların yerleşik halklarıydı. Bu nedenledir ki Anadolu’yu işgal eden emperyalist güçlere karşı, kurtuluş savaşını hep birlikte savaşarak vermiş oldular.

Bu mücadeleyi veren Anadolu’nun farklı milliyet ve inançtaki halkları, kendi bölgelerinden temsilcilerini seçip Ankara’ya göndererek 1920’de millet meclisinde bir araya geldiler. Anadolu’nun farklı bölge ve kimliklerinden oluşan halk temsilcileri, kendi yöresel kıyafetleri ve değerleriyle Ankara’da mecliste bir araya gelirken; bundan sonra nasıl bir yönetme şekliyle ülkenin yönetileceğinin tartışmalarını da başlatmış olurlar. Bu toplantıların daha sağlıklı ve başarılı geçmesini sağlamak üzere, daha önceleri birçok konuda öne çıkmış Mustafa Kemal’i meclis başkanlığına getirirler.

Meclis toplantılarında yapılan tartışmalarda öne çıkan görüşlerin en başında, yerel ve bölgesel yönetimlerin oluşması fikri öne çıkar. İkinci görüş ise, ülkenin İslami esaslara göre yani şeriatla yönetilmesidir. Üçüncü bir görüş daha vardır, o da mevcut yönetim şeklinin yani padişahlık rejiminin devam edilmesidir. Tüm bu tartışmaların sonucunda ortaya çıkan kararlar bütünü meclis tarafından kabul edilerek, 1921 Anayasası olarak kabul edilir ve yürürlüğe konulmuş olur. Bu anayasa, Amasya Genelgesi’nden başlayarak Anadolu’da örgütlenen farklı kimlik ve inançtaki halkların mücadele anlayışını ve görüşlerini esas alır. Yani halk, kendi kaderine kendi idaresiyle yön verecek ve Türk Devleti yerine, Türkiye Devleti tercih edilecekti. Ülke, coğrafi ve iktisadi gereklilikler nedeniyle Vilayet, Kaza, Nahiye-Bucak gibi idari yapılar (şuralar) oluşturularak; bunlara muhtariyet/özerklik verilerek halkın yerel düzeyde kendi kendini yönetme hakkı tanınmıştı. Hatta bazı çevreler, savaş sırasındaki yerel yönetimlerin Sovyet sistemine öykünmenin, yani Bolşeviklerle ittifak siyasetinin ürünüdür (Taksim heykelinde M. Kemal’in arkasındaki iki Bolşevik komutanı hatırlayın) değerlendirmesini yapanlar olmuştu bile.

İşte bu “ahval ve şerait” içinde Mustafa Kemal, meclis tartışmalarında ortaya çıkan bazı görüşlere netlik kazandırmak için bir konuşmasında şu ifadeleri dile getirir. “Efendiler, meselenin bir daha tekerrür etmemesi ricasıyla bir iki noktayı arz etmek isterim. Burada maksud olan ve Meclis-i alinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslamiyedir, samimi bir mecmuadır. Binaenaleyh bu heyet-i aliyenin temsil ettiği; hukukunu, hayatını, şerefini kurtarmak için azmettiği emeller yalnız bir unsur-ı İslam’a münhasır değildir. Anasır-ı İslamiye den mürekkep bir kitleye aittir” diyerek halkın, 1921 Anayasası’nın getirdiği yeniliklere duyduğu güveni, kendisinin de kabul ettiğini bu sözlerle ifade etmeye çalışıyordu.

Ancak tüm bu olumlu gelişmelere rağmen, M. Kemal 1923 yılında kuracağı cumhuriyetle birlikte, yeni bir strateji geliştirerek bu doğrultuda ülkeyi yönetmeye çalışacaktır. Bu nedenle 1924 Anayasası’nı yürürlüğe koyar. Bu anayasanın en belirgin özelliği tekçiliği esas alır. Türk etnik kimliği dışındaki bütün etnik kimlik ve inanç gruplarını yok sayar. Yani, tek devlet, tek millet, tek dil, tek din üzerinden yeni bir toplumsal düzen inşa etmeye çalışacaktır. Tabi bu pek kolay olmayacak, ilk toplumsal tepkiyi Koçgiri Halkı verecektir. Bu tepki, M. Kemal idaresi tarafından kanlı bir şekilde bastırılarak, binlerce insan katledilecektir. Daha sonraları bu olaylar ve katliamlar, gelen iktidarlar tarafından sürdürülerek bir cumhuriyet tarihi boyunca hep devam ederek günümüze kadar gelmiş oluyordu.

Peki, Türkiye şu an ne durumda. 1921’de ülkenin şeriatla yönetilmesini isteyen anlayış, 1924 Anayasası ve sonraki dönemlerde de varlığını sürdürerek, günümüze kadar gücünü büyüterek gelmiş oldu. 1980 Askeri Darbesi’nin geliştirdiği ortamda, Türkiye’nin yönetimine getirilen bugünkü iktidar 23 yıldır ülkeyi yönetmeye devam etmektedir. T.C Devleti kimliği mevcut anayasa da hala var olmakla birlikte; aslında fiilen devleti yönetme uygulamalarından kaldırılmış durumda! Şu an devlet yönetiminde olan iktidar, ülkeyi İslami kural ve değerlere göre yönetmeye devam etmekte ve bu duruma tepki gösterenleri cezaevlerine kapatmaktadır.

Bilgi ve teknoloji çağını yaşayan dünyamız da Türkiye, şu bulunduğu yerden kopartılarak, 1400 yıl önceki çağın toplumsal yaşamın düzeyine çekilmek isteniyor. Vay halimize dememeliyiz! Geleceğe dair insani değerlerimize sahip çıkarak, eşit yurttaşlık hakkının tüm yurttaşlarımıza tanındığı güzel bir ülkeyi gelecek kuşaklara armağan etmeliyiz.