Ülkemin her bir tarafını kirli bir toz bulutu kaplamış durumda. Bu kirliliği tarif etmek veya belirlemek oldukça zor ama mamafih yine de bazı belirlemeleri yapmak gerekiyor. Bunların en başında siyasi ve politik kirlenme gelmektedir. Özellikle Türkiye’yi uzun yıllardır yöneten siyasi kadronun çürümüşlüğü ve kokuşmuşluğu aynı zamanda bütün toplumu da sarmış durumda. Toplumumuzun çok önemli bir kesiminde sosyal ilişkiler, hoşgörülü olma, alçakgönüllülük, centilmenlik, paylaşım ve dayanışma gibi kavram ve duygular maalesef aşınmış veya çıkarcılıkla eşanlamlı hale gelmiştir.
Bu kirliliğin en önemli ikinci belirlemesi ise toplumsal kirlenmedir. Bu toplumsal kirlilik uzun süre devam ederse eğer, beraberinde toplumsal çürümeyi ve yozlaşmayı getirir. Toplumun bu hale gelmesini yani yozlaşmasına sebep olan kokuşmuş siyasal iktidarlar, toplumu yönetebilme becerilerinin her türlüsünü uygulamaya koymaktan asla çekinmezler. Ülkemizin, 1980 Askeri Darbesinden günümüze kadar gelen 46 yıllık zaman diliminde geldiği yer, dünyanın her bakımdan en geri kalmış ülkeleri arasında yer almış olmasıdır. Dün haberleri izlerken soğanı, patatesi, pamuğu, buğdayı, ay çiçek, kırmızı mercimek ve tütün gibi tarımsal ürünleri dışarıdan satın (ithal) aldığımızı söylüyordu. Oysa 1970’li yıllarda bu ürünlerin hepsi ülkemizin ihraç ürünleriydi.
1980 Askeri Darbesiyle birlikte günümüze kadar gelen süreçte, işbaşına gelen hükümet ve iktidarların hepsi, batılı emperyalist devletlerin Türkiye’ye dayatmış oldukları ekonomik politikaların hepsini hayata geçirmiş oldular. Başta bizim tarım ürünlerimizin ekim alanlarını küçültülerek, kotalar uygulanmış oldu, Halkımızın çıkar ve menfaati, bir avuç işbirlikçiye ve emperyalist tekellere feda edildi. Ama Türkiye’deki en büyük ekonomik tahribat ve toplumsal yozlaşma, bugün işbaşında olan iktidar tarafından yapılmıştır ve hala yapılmaya da devam ediliyor.
Sosyal bilimlerde ekonominin bozulması ve krizlere girmesi beraberinde işsizliği, yoksulluğu ve bu duruma düşürülen bazı toplumsal kesimlerde ahlaki değerlerle ölçülemeyen ilişkileri doğurur. Halkın düşürüldüğü bu kötü yaşam koşullarından yararlanmaya çalışan çıkar grupları da işte böylesi ortamlarda meydana çıkarlar. Bu çıkar grupları, toplumun bu çaresizliğini istismar ederek büyük çıkar ve menfaatler elde ederler. Bu istismarcı çıkar gruplarının toplum içerisinde rahat hareket etmesini sağlayan ise, hiç şüphesiz ki baştaki siyasi iktidar ve yöneticilerdir. Zira toplum ne kadar yozlaşır ve yaşadığı kötü yaşam koşullarına ne kadar uyum sağlamış olursa; böylesi bir toplumun yönetilmesi de daha kolay hale gelmiş olacaktır.
46 yıldır Türkiye’nin yönetici sınıfı hep bu akılla hareket etmiştir. Bizlerin de içine düşürüldüğümüz bu sefil aklımızla, her seçimde karşımıza çıkarılan adaylardan en kötülerini seçip başımıza yönetici olarak getiriyoruz. Diyebiliriz ki, ilk seçimde iyiyi, kötüyü birbirinden ayırt edemedik ve yanılmış olduk. Ama ayrı ayrı üç, dört seçimde de bu hatayı-yanılgıyı tekrarlayarak aynı kötülüğü taşıyan partiyi seçip tekrar yönetime getiriyorsak eğer; burada sosyo-patolojik bir durum var demektir. Evet, maalesef Türkiye toplumunun 46 yıldır üzerinde uygulanan baskı ve şiddet politikaları, fakirlik-yoksulluk, işsizlik, köy yakma ve boşaltmalar, 40 yıldır kendi halkı olan Kürtlere karşı yürütülen savaş gibi kör politikalar; Türkiye’yi geriletip Ortaçağın karanlığına doğru iterken, toplumu ise yozlaştırıp çürütüyor.
Bu 46 yılın politik uygulamaların 23 yılı bugünkü iktidar eliyle yürütülmüştür. Her alanda halka çıkarılan ağır ekonomik faturalar yine bugünkü iktidar eliyle uygulanmaya konulmuştur. Cumhuriyet tarihinde hiçbir iktidarın cesaret edip yapamadığı kötülüklerin en fazlasını bugünkü iktidar sahipleri çekinmeden ve korkmadan hayata geçirmişlerdir. Bu politikalar yüzünden toplum ve ülke fakirleşirken; bu yönetici sınıf alabildiğine zenginleşip büyük mülklerin ve varlıkların sahibi olmuşlardır.
Bu sabah gazete haberlerine göz atarken; şöyle bir haberle karşılaştım. “Tema Vakfı’nın 2021 tarihli raporuna göre Türkiye’de 15 kentin yüzde 62’si maden için ruhsatlandırılmış durumda. Ruhsatların en yoğun olduğu bölgelerin başında yüzde 79 ile Kaz Dağları geliyor.” Yine bir başka haber de ise “2026’ya girilmesinin ardından özelleştirmeye hız veren ve köprüler ile otoyollar dâhil özelleştirme planı yapan AKP ülkenin taşını toprağını da maden şirketlerine peşkeş çekme derdinde” diye yazmaktadırlar. Anadolu’nun verimli tarım topraklarını üretimden kopartarak yabancı tekellerin hizmetine sunan bugünkü iktidar çevreleri, Türkiye’ye ve Türkiye Halkına en büyük kötülüğü yapmaktadırlar.
Türkiye’nin geleceğini, son Osmanlı yöneticileri gibi dışarıya borçlandırarak ve varlıklarını satarak, bu işin içinden çıkamayacaklarını bilmeleri gerekiyor. Tek çözüm yolu üretimi artırmak ve sanayileşmeyi büyütmektir. Bunun yolu da demokratikleşme ve demokrasidir. Ama bunu bu iktidardan ve burjuva iktidarlardan beklemek beyhude bir beklenti olacaktır. Bu görev ezilen ve sömürülen halkların örgütlü gücü ve mücadelesiyle ancak var olabilir.
muzyalli@gmail.com