Neden bu başlığı kullandığımı ben de anlamış değilim. Belki de yazının sonuna doğru bu başlığın ne anlam taşımış olduğu çıkmış olur ortaya. Diyarbakır’ı ben ilkokul çağından beri gıyaben bilirim. Ama o yaşlarda benim için tek bir anlamı vardı. Babamın askerlik yaptığı yerdi. Babam askerlik anılarından çokça bahsederdi Diyarbakır’dan. Tabi çok sonraları Diyarbakır, gerek bölgede ve gerekse Türkiye genelinde adından daha çok bahsedilir bir yer oldu. Diyarbakır, bugünün en çok konuşulan ve gidilip görülmesi ve gezilmesi gereken doğunun önemli bir kenti oluvermişti.

Hiçbir plan ve programım yokken, bir grup arkadaş tarafından Diyarbakır’a bir gezinin düzenlenmiş olduğunu öğrendim. Diyarbakır’ı görmek, benin için çok heyecanlı ve sevinçli bir haberdi. 5 arkadaş, özel bir arabayla Dersim-Ovacık’tan yola çıkarak, 5-6 saat yol aldıktan sonra Diyarbakır’a varmış olduk. İlk işimiz yemek yiyelim oldu. Nerede yiyeceğimizi araştırıp öğrenmeye çalışırken, karşımıza indirim kampanyası uygulayan bir restoran çıktı. Arkadaşlar burada yememize karar verdiler. Çünkü hepimiz emekliydik, “ama ucuz etin yahnisi yenmez” atasözü bir kez daha doğrulanmış oldu.

Yemekten sonra, arkadaşlarımla şehrin önemli yerlerini görmek ve gezmek konusunda anlaşamadık ve ben gruptan ayrılmış oldum. Tek başıma, Diyarbakır’ın önemli yerlerini gelip geçenden sorarak, dar olan zaman içinde görmeye ve gezmeye çalıştım. Diyarbakırlı ilk hemşehrime sorduğumda, nereleri görmeliyim diye… Ulu Cami, Dağkapı, Dört Ayaklı Minare, S. Eyyubi Camii, Hasan Paşa Hanı ve birkaç yer ismini daha saydı, ama kısa zamanda bu yerlerin hepsini görmek mümkün olmadı. Diyarbakır’da söz konusu bu yerleri gezerken, başta Musa Anter olmak üzere, Selahattin Demirtaş, Selçuk Mızraklı, Osman Baydemir, Tahir Elçi gibi isimlerin siluetleri hep gözlerimin önünden gelip geçti. Her birinin Diyarbakır’a çok şey kattıklarını görmek mümkündü. Bu arada, bir de Diyarbakır’ı gezerken hep Moskova’yı anımsadım.

Geçmiş 10-15 sene önce Moskova’yı görme imkânım olmuştu. Burada 9 gün kalmıştım. Moskova’yı gezerken, Sovyetler yönetiminin (Lenin ve Stalin dönemlerinin) bu kente ne kadar büyük değerler kattığını görmüş oldum. Şehrin büyük meydanları, park ve bahçeleri, tabii ki yeşil alanların çokluğu hep dikkat çekiciydi. Tarihi ve kültürel değerlerin korunması, Kremlin Sarayı gibi tarihsel mirasın ve kültürün dünya insanlığın hizmetine sunulması ve özellikle Moskova Metrosu’nun her bir istasyon durağının adeta bir müze konumunda donatılması; gezen bütün insanlarda büyük bir hayranlık uyandırmış oluyordu. Büyük ve geniş bulvarların temizliği, özellikle şık giyimli kadınların kendinden emin ve özgüven içinde bu bulvarlarda gezinti yapmaları, benimle birlikte gelen Türk erkeklerini büyük bir şaşkınlığa ve hayal kırıklığına uğratmıştı.

Çünkü Türk erkeklerin birçoğu o zamanın Moskova’sını, Sovyetlerin komünist rejim tarafından yönetildiğini bildiklerinden olacak ki, burada aile ve karşı cinslerin sosyal ilişkileri hakkında yanlış ve önyargılı bilgilere inandırılmışlardı! Zira o yıllarda Türkiye’de büyük bir antikomünist propaganda yapılarak, halkın Sovyetler hakkındaki gerçekleri öğrenmesi engellenmiş oluyordu. Bu önyargılarla Moskova’ya gelenler, gerçek hayat ve yaşamla karşılaşınca, büyük bir hayal kırıklığına uğradıklarını ve hatta içlerinden birçokları, bu yanlış ve anlamsız propagandayı yapan kendi hükümet ve devlet yetkililerine büyük tepkilerde bulunduklarını görmüş olduk.

İşte Diyarbakır’ı gezerken bu anıları yeniden yaşamış oldum. Çünkü Diyarbakır’ın geniş bulvar ve caddeleri, park, bahçe ve yeşil alanların çokluğu ve de özellikle tarihi surları, camileri, sonradan yapıldığı aşikâr olan kültür merkezleriyle birlikte, gelişen sosyo-kültürel bir kent kimliğine sahip olduğunu görmüş olduk.

Diyarbakır halkının teveccühünü ve hoşgörüsünden bahsetmeden geçmek olmaz. Bir şey sorduğumuzda veya bir yardım istediğimizde, o kişinin ışıldayan gözleri ve güleç yüzüyle bizlerde bir memnuniyet yaratarak, her konuda yardımcı olacaklarını heyecanlı halleriyle hemen belli ediyorlardı. Ve de şu soruyu bize sormadan edemiyorlardı, nerden geliyorsunuz diye? Biz de, Dersim’den geliyoruz diye cevap verdiğimizde, “Li ser ser ü çaven min” Türkçe karşılığı “Başım gözüm üstüne” hoş geldiniz demek istiyorlardı.

Yüzyıldır kimliğini yok saydığımız, katliamlardan geçirdiğimiz, ama varlığını bir türlü yok edemediğimiz Kürt halkının bugün her bakımdan geldiği düzey sosyal bilinç, Türk-Sünni elit yönetiminin çarpık ve gerici düzenini bölgede oldukça etkisiz hale getirmiş durumda. Toplumsal bilinçlenmenin gelişmesi, bölge halkında eşit yurttaşlık hakkını ve özgürlüklerin gelişmesini önemli ölçüde artırmıştır. Bu güzel duygularla Diyarbakır’dan ayrılırken, bir bütün olarak Türkiye halklarının da en yakın gelecekte, bu güzel duygu ve düşüncelere sahip olması gerektiğini düşünür olduk. Elbette Diyarbakırlı olabilmekte güzel bir duygu…

Muzaffer Yallı/muzyalli@gmail.com