Yüz yılı aşkın bir süredir bu ülkenin sancıları hiç bitmedi. Hele son çeyrek yüzyıldır bu sancılar daha da artarak, Türkiye toplumunun hiçte hak etmediği acı bir yaşamın içine itildiğini; her yurttaşın tepkisinden ve acı feryatlarından anlamak mümkündür. Demokratikleşemeyen toplumlar, hep baskıcı-otoriter veya otokratik yönetici kesimler tarafından yönetilirler. Dolaysıyla bu tarz devletler toplumları yönetirlerken, halkı hep demokrasiden veya demokratikleşmeden uzak tutarak yönetmeye çalışırlar. Bu anlayış tarzı, devlet yönetiminde sürekli hale gelirse, zaman içerisinde toplum da bu antidemokratik yönetme anlayışını istemese de, kabule zorlanmış olur.
İşte, yüz yıldır ülkemizin yönetilme biçimini bu şekilde izah edebilmek pekâlâ mümkün. Yüzyıl, bir toplumun tarihinde önemli bir süredir. Bu süre içerisinde, toplumsal ilişkilerde çok olumlu gelişmelerin ve dönüşümlerin olması gerekiyor. Fakat bizim toplumumuzda bu gelişmelerin önü hep kesilerek, çok dramatik ve hazin toplumsal olayların yaşanmasına neden olmuştur. Bu olaylardan en önemli iki toplumsal kalkışma, askeri darbelerle bastırılmış ve büyük kitlesel kıyımların yolunu açmıştır. Bu askeri darbelerden biri, 12 Mart 1971 diğeri ise 12 Eylül 1980 askeri darbeleridir. Bu her iki darbenin hedefleri, toplumsal uyanışı ve örgütlülüğü dağıtmak, ayrıca demokratik bir toplum düzeninin Türkiye’de kurulmasının da yolunu kapatmış olmaktı.
Her iki askeri darbenin ileri gelen generalleri şu unutulmaz sözleri itiraf etmişlerdi. Dönemin Genel Kurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın “toplumsal gelişme siyasal gelişmeyi aşmıştır” sözü 12 Mart 1971 Askeri Darbesinin meşrutiyetini ifade ediyordu. Aynı şekilde 12 Eylül 1980 Askeri Darbesinin şefi General Kenan Evren ise, “ Biz yönetime el koymasaydık şu an bu kürsüde komünistler konuşmuş olacaklardı” diye, o da darbeci anlayışını haklı göstermeye çalışıyordu. Her iki askeri darbenin arkasındaki güç ise ABD emperyalizmi ve bileşikleriydi!
ABD, 1968’lerde Türkiye’de gelişen sol hareketlerin önünü kesmek için, MTTB’de örgütlenmiş olan gerici-dinci, tarikatçı çevrelerle ilişkiye geçerek, her konuda bunlara destek olmaya çalıştılar. MTTB yöneticilerin çoğunluğu, Nakşibendi tarikatına mensup kişilerden oluşuyordu. Kanlı Pazar olarak tarihe geçen gerici katliamın örgütleyicileri, Milli Türk Talebe Birliği yöneticileriydi. Bugün bu kadroların birçoğu AKP iktidarının tepe noktalarında görev almış kişilerdir. MTTB’nin o dönemdeki genel başkanı olan İsmail Kahraman ile Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan gibi isimlerin tümü Nakşibendi tarikatının önemli örgütleyici kadrolarıydı.
Bugünün Türkiye’sinden geriye doğru baktığımızda, o dönemin askeri darbelerinin bugününün Türkiye’sini nasıl şekillendirdiklerini daha iyi görmemizi sağlıyor. Zira Türkiye’de bugünün ekonomik ve siyasal düzeninin planlamasını yapan ve bu planın uygulanmasını yapacak olan iktidarın, 24 yıldır bu ülkenin yönetiminde tutmaya çalışan güç, başta ABD olmak üzere, NATO’cu güçlerin olduğunu artık biliyor olmamızdır. Halktan aldığı siyasi desteğini kaybettiğini anlayan Cumhurbaşkanı Erdoğan iktidarı, Donald Trump’ın koluna girerek ve NATO ülkelerinin tek tek temsilcilerini “külliyenin” kapısında karşılayarak, Türkiye halkına, meşrutiyetini bundan sonra bu güçlerden alacağının mesajını da vermiş oluyordu.
Türkiye bugün, R. T. Erdoğan iktidarı eliyle büyük bir çıkmazın içine sürüklenmiş durumda. Ülkemiz her alanda dünya ülkelerinin en gerisine düşmüş bir pozisyondadır. Yine ülkemiz tarihinde hiç bu kadar kötü durumda olmamıştır. [Aklıma hep Osmanlının son dönemleri gelir. Koca bir imparatorluk çökmüş, her tarafından çakallar (emperyalistler) sürüsü saldırıya geçmeyi beklerken; tabi sonuçta Osmanlı topraklarını işgale girişmişlerdi] Türkiye’nin sorunları bu iktidar eliyle daha da ağırlaştırılmıştır. Bu sorunların aşılması, bu düzenin sürdürülmesiyle artık mümkün değildir. İktidar bu tehlikeyi gördüğü içindir ki, kendisine muhalif olan güçleri böl parçala taktiğiyle oyalamaya çalışmaktadır. “Mutlak Butlan” bunun için devreye sokulmuştur. Olağan kongrede seçimle CHP’nin başına gelmiş olan Özgür Özel yönetimi, Mutlak Butlan tarafından geçersiz sayılmıştır. CHP’nin bütün il, ilçe, belde yöneticileri feshedilerek, yerine Mutlak Butlan taraftarı yöneticiler atanmakta. Dolaysıyla Özgür Özel yönetimindeki CHP’nin yasal statüsü yok sayılmış ve yasal statü Mutlak Butlan yönetimine verilmiştir.
Türkiye’nin getirildiği bu kavşakta, iki önemli sonuçla karşı karşıya kalmıştır. Birincisi: Resmi CHP’nin Mutlak Butlan tarafından temsil edildiğini, dolaysıyla Cumhurbaşkanı Erdoğan iktidarının yörüngesinde hareket ederek, önemsiz de olsa bir destek ve güç sağlamış oluyordu. İkincisi: Özgür Özel yönetimindeki CHP’nin de, gerekirse yeni bir parti kurarak, geniş halk desteğinin de içinde olacağı demokratik bir muhalefeti geliştirilebilir. Bugün Türkiye’de bunun zemini ve koşulları vardır. Yeter ki, halka güven veren ve inandırıcı olan, başta Kürt sorunu olmak üzere, diğer önemli sorunların çözümünü sağlayacak veya kolaylaştıracak, Yeni Demokratik Bir Türkiye programını hazırlayıp topluma sunmuş olmasıdır. Ve bu programın, Demokratik Bir Anayasa ile somutlaştırıp hayata geçirmenin güvencesini şimdiden topluma inandırmalıdır.
Böyle bir program, toplumun önemli bir kesiminde rahatlama ve bir güven ortamı yaratmış olacaktır. Bugün Türkiye’de işsizlikten ve yoksulluktan bunalmış milyonlarca insanın ve yine yaşamın dışına itilmiş milyonlarca emeklinin güvenini kazanmış olacaktır. Ayrıca geleceğini başka ülkelerde arayan milyonlarca gençlerimizin, yine toplumun dışına itilmeye çalışılan ve cinayetlere kurban verilen milyonlarca kadınlarımızın, velhasıl toplumun büyük çoğunluğunun memnuniyetsizliğini giderecek ve yeniden huzur bulacağı, Yeni Demokratik Bir Türkiye’nin kurulacağı öyküsü topluma iyi anlatılmalıdır. İşte kurulacak olan yeni partinin misyonu da bu olursa, Türkiye’nin yüz yılı aşkındır içinde taşıdığı sancıları daha rahat temizleyecektir. Yoksa bu sancılar daha da büyüyerek artacak ve bu durumdan öteden beridir yararlanan çevreler, saltanatını sürdürmeye devam edeceklerdir!
Muzaffer Yallı/muzyalli@gmail.com


