Demokratik Türkiye ve Demokratik Toplum, yüzyıldır bu topraklarda özlemini çektiğimiz ve uğruna bedeller ödenmiş bir toplumsal düzen… 68 Kuşağının Tam Bağımsız Demokratik Türkiye sloganıyla alanlara çıkıp, artık bu düzen değişmelidir düşüncesi, toplumun önemli bir kesiminde etkisini yaratınca; düzenin egemenlerini de bir o kadar korkutmuş ve derhal önlem almaya yönelmişlerdi.

Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte, toplum yönetiminde egemenliğini çok kolay sağlayan Türk hâkim sınıfları, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra da bu otoriter tek parti yönetimlerini 1950’ye kadar sürdürmüş oldular. 1950’de iktidar el değiştirmiş olsa da, düzen aynı şekilde kendisini koruyarak, ufak tefek değişikliklerle günümüze kadar ömrünü devam ettirmiş oldu.

1923-2026 arası, tam 103 yıllık tarihi bir süreç. Bu tarihi süreçte etnik kimlikler, inançlar ve kültürel değerlerle birlikte farklı düşünceler yapıları hep yok sayılmış veya baskı altında tutulmuşlardı. Ama bu değerleri savunanlar, kendi varlıklarını korumak ve bu varlık gücünü devlete kabul ettirmek için hep mücadele içinde olageldiler.

Artık bugünün Türkiye’sinin egemenleri, yüz yıldır içine kapanmış olan bu antidemokratik düzenin böyle yürüyemeyeceğini anlamış olacaklardır ki, Türkiye toplumunun öteden beridir bazı haklı taleplerini ve beklentilerini karşılamak durumuyla karşı karşıya olduğunu galiba anlamışlardır. Gerek toplumdaki bilinçlenme, gerekse bölgesel değişiklikler ve dünyadaki gelişmeler, Türkiye’nin artık bu köhne düzen yapısıyla varlığını sürdüremeyeceği ve kendisini yeniden yapılandırmanın zorunlu hale geldiğini görmüş olmalarıdır.

Aslında bütün bu sorunların kaynağı, 1923’te kurulan Cumhuriyetin tekçiliği (tek millet, tek vatan, tek bayrak) esas almasıyla başlamış oldu. Bu tekçiliğin faturası yüz yılda ülkenin ve toplumun geri ve yoksul kalmasının sonucunu doğurmuş olmasıdır. Bu toprakların zenginliği ve üretimin çeşitliliği, bu topraklarda yaşayan insanların refah düzeyinin bugünün kat kat üzerinde olmasını gerektiriyordu. Ama bu tekçi ve otoriter rejimin yönetimindeki devlet yapısı, toplumu iki sınıfa ayırmış. Toplumun ezici çoğunluğu olan yoksul kesim, bu genel nüfusun yüzde 90-95 demektir. Kalan yüzde 5’ini ise zengin zümre (sınıf) olarak tanımlayabiliriz.

Hele hele AKP İktidarı döneminde bu sosyal çarpıklık, yoksullar aleyhine kat be kat artmış durumda. Bugünkü iktidar eliyle Türkiye’de yaratılmış olan ultra zengin ve aynı zamanda görgüsüz bir elit tabaka… Bu tabakanın mensupları haksız bir şekilde elde etmiş olduğu sermayelerini yurtdışına güvenli buldukları ülkelere taşıdıklarını da belirtmiş olalım. Bugünkü iktidar/devlet bu elit tabakanın sermayelerini yurtdışına götürmelerini veya kaçırmalarına göz yummakta ve sessiz kalmaktadır. Oysa ciddi bir devlet/iktidar sermaye sahiplerinin yatırımlarını kendi ülkelerinde yapmalarını ön görür. Zira burada yatırıma girecek olan sermayenin yaratacağı artı değerden hem ülke kalkınır hem de toplumun refah düzeyi artmış olur.

Yüzyıldır devletin bu hantal yapısı, bugünkü toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksun. Yani bugünkü devletin ve yöneticilerinin artık bugünkü toplumsal kesimlerin ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde, yeniden devlet yapılanmasına gitmek durumunda olmalarıdır. Yüzyıl sonra da olsa bunu fark etmiş olmaları, hem kendileri için hem de ülkemiz için yararlı olacağını belirtmiş olalım.

Türkiye’nin bugün en can alıcı sorunu Kürt sorunudur. Bu sorun uzun yıllardır çözülemediği için, ülkemizin birçok önemli sorununun çözümünü de zora sokmuştur ve hatta engellemiştir. Akıllı bir devlet, 40 yıldır kendi yurttaşı olarak gördüğü bir toplum kesimini; yani ben kürdüm, etnik bir kimliğim, ayrı bir dilim, kültürüm, değerlerim ve asırlardır yazılı basınım, hikâyelerim, romanlarım, filmlerim, belgesellerim, sinemalarım var. Ben bu toprakların en eski yerleşik halklarındanım. Başka milletler gibi çok sonraları bu topraklara gelip yerleşmiş değiliz. Bu bizim gerçekliğimiz, bu gerçekliğin inkârı olamaz!

İşte Kürt halkı, bu gerçekliğinden asla hiçbir zaman vazgeçmedi. Her türlü baskı, katliam ve göçertmelere rağmen, kimliğine ve değerlerine sahip çıkarak, varlığını ve kimliğini en sonunda devlete kabul ettirmiş oldu. Barış ve kardeşlik içinde, eşit yurttaşlık temelinde, bu ülkede birlikte bir arada yaşayabileceklerini belirterek; “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun ”unun TBMM’de büyük bir oy çoğunluğuyla kabul edilmesini sağlamış oldular.

Kürt sorununun demokratik çözümü, beraberinde Türkiye’nin demokratikleşmesini sağlayacaktır. Bu da Türkiye’de yeni bir dönemin başlangıcı demektir. Farklı etnik kimlikteki halkların ve inanç gruplarının kendilerini güvende görecekleri, demokratik bir Türkiye ve demokratik bir toplum gerçekliği hayat bulmuş olacaktır. Bunun yasal zemini ve statüsü ise demokratik yeni bir anayasanın yapılmasıyla, demokratik sürecin tamamlanması olacaktır.

“Bin yıl sonra kardeşliği” hatırlamanız bile (samimi bir ifade ise eğer) olumlu gelişmelere neden olacaktır.

Muzaffer YALLI/muzyalli@gmail.com