Devlet(imiz) veya iktidarlar zora düştüklerinde etnik kimlikleri, inanç gruplarını veya azınlık milliyetleri birbirine düşürmek veya kışkırtmak üzerine çok mahir bir yapıya sahiptirler. Cumhuriyet tarihi bu uygulamalarla doludur. Yine son günlerde Alevi Kürt karşıtlığı üzerine yazılanlar, konuşulanlar toplumun önemli gündemi haline gelmiştir. İktidar çevreleri buradan bir sonuç elde edebilir miyiz diye kalemşorlarını harekete geçirmişken; toplumun önemli bir kesiminin tepkisi üzerine pek te umduklarını bulamadılar demek pekâlâ mümkün.
Alevi-Kızılbaş ve Kürt kimliği iç içe geçmiş iki toplumsal olgudur. Çünkü Anadolu coğrafyasında yaşayan Alevilerin sayısal çoğunluğu etnik kimlik olarak Kürt’tür. Ama Alevi Türkler, Alevi Araplar, Alevi Romanlar gibi etnik kimliklere sahip, sayıları azda olsa Alevi topluluklarda vardır. Aleviler, İslamiyet öncesi sahip oldukları inanç ve kültürel değerlerini, tarihte birçok katliamlar ve asimilasyon politikalarına rağmen, bu değerlerini günümüze kadar taşıyabilmişlerdir. Fakat günümüz Türkiye’sinde bir bütün olarak Kürt kimliği içinde bu inançsal değerleri görmek pek te mümkün değildir.
İslamiyet’in ortaya çıkışıyla birlikte bu topluluğun (Kürtler) ekseriyeti Müslümanlığı din olarak kabul ederken, az da olsa bir kesimi (Aleviler) eski inançlarını sürdürmeye devam etmişlerdir. İslamiyet’in ortaya çıktığı VII. Yüzyılın başlarından itibaren, Kürtlerin İslamiyet’i kabul edenlerine Sünni/Şafi Kürtler, etmeyenlerine ise Kızılbaş-Alevi kimliği altında incitici, aşağılayıcı ve dışlayıcı ifadelerle kodlanmışlardır. Aynı inanca, aynı kültürel değerlere sahip bir halk, İslamiyet’le birlikte din kimliği üzerinden ikiye bölünmüş ve 1400 yıl boyunca hep çatıştırılmış ve özellikle Aleviler hep yok sayılarak büyük katliamlardan geçirilmişlerdir. İşte bu katliamların en büyüğü olan, Osmanlı hükümdarı Yavuz Selim’le, Safevi devletinin başında olan Şah İsmail (Şah Hatayi-şair, yazar ve entelektüel) arasında geçen savaşta, Şah İsmail’in taraftarı olan 40-60 bin Alev-Kızılbaş’ın katledildiğini tarih kitaplarında okumuşuzdur.
Aradan geçen 1400 yıl sonra, dünyamızda insanlık tarihinde önemli gelişmeler yaşanırken, dünya nüfusunun üçte ikisinden fazlasının din olgusunu bir kenara bırakıp, çağın önemli gelişmelerden yararlanıp toplumsal iyileşmeleri büyütürken; biz hala 1400 yıl öncesi yaşanmış olayları kaşıyarak kötü niyetimizi çekinmeden açığa vurmuş oluyoruz. Neden yapıyoruz bu kötülükleri? Üç beş yıl daha fazla iktidarda kalmak uğruna! Bunun arkasında yatan plan ne olabilir diye düşündüğümüzde…
Türkiye halkını ve devletini din eksenli bir yapıya dönüştürmek ve aynı zamanda Ortadoğu İslam ülkeleri eksenine dâhil etmektir. Zaten son 10 yıldır devlet yapısında ve kurumlarında yapılan uygulamalardan bunları görmek mümkündür. Dolaysıyla bu uygulamaların toplumda daha fazla tepkilere yol açmaması için, başta Kürt halkı olmak üzere diğer etnik kimlik ve inanç gruplarını hedef alan ama aynı zamanda karşı karşıya getirmeye çalışarak, baskıcı ve bölücü politikaları toplumun gündemine taşımak istemektedirler. Ama böyle bir politikanın toplumda değer kazanacağı ihtimal dâhilinde değildir. Bu çağın toplumu, daha iyi yaşam koşullarına sahip olmayı düşünürken ve bunun mücadelesini vermeye çalışırken; bu iktidarın isteyerek dayatmış olduğu gerici Ortaçağ değer yargılarını kabul etmeyecektir.
Bunun hesabını yapmayanların şu gerçeği bilmeleri gerekiyor. Türkiye toplumunda son yüzyılda önemli denilecek kadar bir sınıf bilinci oluşmuştur. Bu toplumsal bilinç, eskiden olduğu gibi artık Kürt ile Alevi-Kızılbaş’ı karşı karşıya getirip çatıştıramazsınız. Çağdaş bir toplum olmanın gereği olarak, kardeşleşmenin kendilerine daha iyi yaşam koşullarını sağlayacağını ve demokratik bir düzen içerisinde, herkesin kendi haklarını ve inançlarını özgürce ifade edebilecekleri demokratik bir Türkiye’nin artık var olabileceğinin bilincine varmışlardır.
Bu iktidar, bu toplumsal bilinçlenmenin farkında olmalıdır yoksa altında kalır. Türkiye halkı, kendi toplumuna ve ülkesinin değerlerine sahip çıkmayan, böyle bir iktidarı bir daha işbaşına gelmesine izin vermeyecektir. Zaten iktidar güçleri de bunun farkında olmalı ki, şimdiden dolambaçlı yollara başvurup iktidarda kalabilmenin girişimleri içinde olup, var olan antidemokratik bir Türkiye’yi daha da belirsizliklerle dolu bir rejimin içine çekme gayretleri içinde olduklarını görüyoruz. Buraya doğru gidiş veya buradan çıkışta pekte kolay olmayacaktır. Türkiye toplumunun huzuru ve geven ortamında yaşamanın güvencesi, demokratik bir Türkiye’nin var olmasıyla mümkündür. Ancak o zaman toplumsal barış sağlanmış olacaktır.
Muzaffer Yallı/muzyalli@gmail.com


