Nereden başlamalı? Ya da nereden başlanırsa daha doğru olur? "Doğru" demişken; hangi doğru, kime göre doğru? Ya o "eğri" dedikleri nedir? Bu iki kavramın içi o kadar boşaltıldı ki...

Dersim; adı büyük, kendisi bir avuç yer. Tarihin yorgun kenti... Neler gördü, neler geçirdi; ne acılara, ne hakikatlere tanıklık etti. İnsanın insana değer verdiği; din, dil, kültür, renk ve cinsiyet ayrımı yapmadan "Benim kabem insandır" dediği o kadim coğrafya. Kurdun, kuşun, dağın, taşın, börtü böceğin hakkının gözetildiği; iyiliğin rehber, sevginin çağlayan olduğu Dersim...

Şimdilerde ise yara bere içinde bırakılmış bir kent var karşımızda. Kar görmüş, har görmüş, dar görmüş ama yine de yıkılmamış; fakat bugün derin bir sarsıntıyla çatırdıyor. Bu bir mübalağa değil; aklıselim her insan bu kötü gidişatın farkında.

Bir avuç kalmış insan, enerjisini birbirini tüketmek için harcıyor. Silahlar patlıyor, çığlıklar yükseliyor, kötülük sıradanlaşıyor. İyilik ise artık çok uzak ve zor. Kötülük, girdiği her yere yerleştiği gibi varlığını sürdürmek için de elinden geleni yapıyor. Kıymet bilmek, ahde vefa, dost hatırı, komşu hakkı... Hepsi tarih oldu. Herkes birbirine çatık kaşlarla bakıyor, herkes birbirinden şüpheleniyor.

"İtibar Askıda, Vicdan Yorgun"

Listeler yazılıyor, listeler yayınlanıyor. Birinin yarası, öbürünün merhemine dönüşüyor; nefret, yerini "oh olsun" naralarına bırakıyor. Bu kent artık sevgisiz ve güvensiz. Komşuluk bitmiş, arkadaşlık can çekişiyor. Birileri, bu kent uçurumdan yuvarlanmasın diye eteğine yapışıyor ama nafile; şehir sürüklendikçe sürükleniyor.

Sanki büyük bir kasırga öncesinin sessizliği ve soğuğu var. İnsanlar soruyor: "Suç ve suçluyu teşhir etme yöntemi bu mu olmalı?" Bir kent listelerle, dijital infazlarla mı düzelir? İtibarı kırılmış ruhlar, kentin meydanına sere serpe bırakılıyor. Artık tuz kokuyor, kar kokuyor; ekmek ve tuz hakkı çiğneniyor.

Büyüklerimiz derdi ki: "Gözünle görmediğini söyleme, vebali büyüktür." Toplumun öz genlerine dönmesini hepimiz istiyoruz; ancak yöntem bu değil. Bugün sevmediği birini listeye ekleyen, yarın başka birinin hedefi olur. Sosyal medya, doğru kullanılmadığında bir toplumun damarlarını kesen bir bıçağa dönüşür.

Bir Kentin Kimliği Çalınıyor

Dersim’in ciğerleri deşiliyor, şifreleriyle oynanıyor. Kalan bir avuç insanı da ürkütmek için üstüne taş ve toprak yağdırılıyor. Kim kime kızarsa bir liste yayınlıyor; yaşın yanında kuru da yanıyor. Aslında tutuşan sadece insanlar değil, koca bir kentin geleceği.

Birileri bu kentin ölüsünü istiyor; onu insansız ve kimliksiz bırakmayı arzuluyor. Dersim mirası yiyip bitiriliyor ve bu kadim kent için çanlar çalmaya başlıyor. Kimse bana "felaket tellallığı yapma" demesin; buna artık çocuklar bile inanmaz.

Dersim bu değil. Dersim böyle olmamalı.

Çözüm Yolu Nedir?

Bu dökülme, insan harcayarak durdurulamaz. Aksine, bu yöntem toplumsal güveni ve birlikte yaşama kültürünü yok eder. Kurtuluşun tek bir yolu vardır:

İş insanından bilim insanına,

Sanatçısından yazarına,

Sivil toplum örgütlerinden siyasi partilere kadar...

Herkes yüzünü buraya dönmeli. Siyaset üstü bir anlayışla; istihdam, kültür-sanat, sosyal yaşam ve rehabilitasyon için ortak bir akıl oluşturulmalıdır. Aksi takdirde bu kangren, hepimizi yutacak.

Kasaba kültüründe insan harcamak kolaydır; bir iftira atarsınız, iki sokak sonra siz bile inanırsınız. Ama yazıktır, günahtır. Özellikle bir kadını, bir aileyi kanıtsızca suçlamanın vebali ağırdır. Yarın bu ateşin sizin evinize sıçramayacağının garantisi var mı?

Unutulmamalıdır ki, bu tarz itibar suikastlerinin ağır hukuki yaptırımları vardır. Delilsiz yapılan her infaz, sadece bir bireyi değil, adaleti ve toplumsal huzuru da öldürür. Eğer bireyin topluma zarar veren bir davranışı varsa, bunun muhatabı dedikodu mekanizması değil, hukuktur.

İşin özü; bu kentte işler iyi gitmiyor. Umarım daha büyük kopuşlar yaşanmayan, sağduyunun ve o kadim vicdanın yeniden galip geldiği günlere uyanırız.

Çünkü Dersim, sadece bir harita bilgisi değil; bir duruş, bir kimlik ve birbirinin yüzüne bakabilme cesaretidir. Bugün sustuğumuz her haksızlık, yarın kapımızı çalacak olan yalnızlığın habercisidir. Eğer bu kenti gerçekten seviyorsak; onu listelerle, dedikodularla ve nefretle değil; adaletle, sevgiyle ve o meşhur 'insanı merkez alan' hakikatiyle ayağa kaldırmalıyız.

Yoksa elimizde ne savunacak bir onur, ne de sığınacak bir gölge kalacak. Yol yakınken, henüz her şey küle dönmemişken; herkes elini taşın altına koymalı. Bu kent sahipsiz değildir, ama bu kentin sahibi sadece üstünde yaşayanlar değil, onun tarihine ve kültürüne borçlu olan herkestir.

Vakit; yıkmak değil, yaraları sarma vaktidir."