Rızalık mekanın ucundaki can ve kan lekesi. Bin yıllardır bu topraklar her acıyı yaşadı. İnsan öldürdüğü kardeşi için taş oldu, kuş oldu çıktı dağlara. Habil ve Kabil’den bu yana şu fani dünyanın ele gelmez, sırtta taşınmaz mal, mülk, varı yoğu için kurt olup birbirinin etini kemirdi insanlar. Tahammül aldı başını gitti, sabır taş yerine kendini çatlatıp yok etti. Bu kardeşin kardeşe kıyımı, kardeşin kardeşe zulmüdür.

Ağacın içindeki kurt toprağı kemiriyor, ağaç bitti. Dal yok, gövde yok. Kıl ucunda sigara kağıdına sarılı ömürler yakılıyor. Kardeş nasıl kardeşine kıyar? Bunca kültür bunca edep bunca inanç ortada dururken biz şimdi hangi dala güvenip hangi dağa yaslayacağız sırtımızı?

Eskiden karakol bilmez, mahkeme görmezdi insanlar. Halk mahkemeleri vardı. Bir yerde iki kişi arasında bir problem bir husumet olduğunda aklıselim insanlara gidilir edep ve erken ile konuşulur olaylar ve sorunlar oracıkta çözülürdü. Şimdi ağzı bozuk, sabırsız, saldırgan insanlar devrine kaldık. Ölüm ve öldürmek en son seçenek bile değil bizim inancımızda.

Düzgün Baba’nın eteklerinde yaşanan bu kanlı olayı biz şimdi nasıl sindirelim? Biz bunu bu inancın neresine koyalım? Bu açıklanamaz durumu bize ve bu topluma kim izah edecek? Nasıl alıp başımızı inancımızın özü olan o dağa Kıl Köyü’nden geçip ulaşacağız? Bu nasıl bir hal bu nasıl bir ahval? Biz bunu çocuklarımıza nasıl açıklayacağız? Kırıldı rızalık ve gönül kapısı. Tarumar edildi. Pepuk kuşu tekrar konsun o yaslı dağların başına ve sesini uçurum eylesin; sesini sel, sesini kan ve kül ile yoğursun. Bu kaçtır kardeşin kardeşe kıyımı? Bu kaçtır yer ile yeksan oluşu bu güzelim Dersim hafızasının?

Yeter artık yeter. Beter artık beter. Nedir mesele? Birbirinin ölümünü isteyecek mesele nedir? Merak ediyorum. İki can toprağa gitti öbürü ceza evine, mahpus damına. Aileler yandı, ciğerimiz yandı. Bu olmamalıydı hele hele Düzgün Baba’nın eteğinde hiç olmamalıydı. Yazık oldu bize yazık oldu dualarımıza, gönlümüze, sözümüze...