Kardeşi Orhan anlatmıştı:
“Abi, bir ablam var senin videoları izleyip gülüyor, sana dua ediyor seni görmek istiyor” demişti. “Olur, tanışalım” demiştim. Sanırım bir çay bahçesiydi Haskar Ablayı ilk orada gördüm. Yüzünde derin sımsıcak ve utangaç bir tebessüm vardı. Kendi anadili ile karşıladı beni. Annemin dili ile yani. O kadar içten o kadar sıcak ve bir o kadar da samimi. Yıllarca hiç görmediği bir gurbet göçebesini görmüş gibi sevindi. Ellerime sarılıp öpmek istedi izin vermedim. Ben öptüm onu alnından ve saçlarından. " Qedaê to bijeri ( Kadanı alayım senin) “Ez, to ra zof haskon” (ben seni çok seviyorum) dedi. Belli ki kırık dökük bir yanını onarmıştım, gıdım gıdım yitirdiği. Eksik bir tarafı ile seslenmiştim ona. Ellerinden kayıp giden Kırmanciyeydi belki ahını ciğer ciğer soluduğu. Acılı tarafındaki eksik gülümsemeydim belki ya da ilk ekmeği istediği dilin hatırıydım; sessizliğine dokunmuştum. Ondandır ki hatırım yere düşmüş ekmek gibiydi. Görmüş yerden kaldırıp öpüp alnına koymuştu beni. Ben, onun sevgisine layık olmaya çalışan küçük bir çocuktum belki.
Kendi ana dilini konuştu diye insanların şaşırdığı, kendi sözünü sohbetini arayıp duran. Yâda terkedilmiş bütün iyi şeylerden yana başkalarının ayıbını örten bir maskara. Haskar abla ise bir tas anne sütüydü, yitik bir masal, kanayan tarla, yastık altında saklanmış o yoksulluğumuzdu. İkimizin ortak bir noktasıydı bizi buluşturan, ikimizin derdi davasıydı. Yitip giden nine sesi, eksilen dede kasketi, köy akşamlarıydı belki ve sarı saman tozu, tahta harman makinasının “tak tuk”sesi, yeşil ovalar ve dağ yaylalarıydı belki.
O, kendi dilinin sesini aramıştı ve ararken bana denk gelmişti. Ben ise yitip gitmekte olan bir dilin çığlığının da çığlığıydım. Anne sesinin ardından “gitme” diye ağlayıp koşan o küçük çocuktum belki. Ondandır ki eğilip öpmeye çalıştığı benim elim değil dedesinin, nenesinin omuzdan kopmuş eliydi. Hatır istediği evi, ziyareti, komşuları, çılası, sabah duası, batmakta olan güneşi. “xerrê ser so wêrtê hurdine xo meste xerrê ser onca bi " (Hayırla çocuklarının yanına git yarın sabah hayırla doğ) diye dua eden yaşlılarımızın güneşe ve varlığına olan minnetiydi.
İnsan her dem bulunur bu yeryüzünde ama o ruhu taşıyana her dem rastlanmaz ki. Hep hüzün yazıları yazarken bulurum kendimi. Ne çok can uğurladık içimiz yana yana, kalbimiz kırıla kırıla. İki satır dert ve sonrası ah! Gözyaşları ile biçtik kefenlerini o güzel insanların. Ah ki ne ah! Yası ve yarasına katlanılan olduk. Dem-i devrandır derler böyle gelmiş böyle de gider. Güzel insanların göçü devam ediyor işte. Şimdi de Kırmanciye'nin kızı, o utangaç gülümseme, göçüp gitti bu dünyadan. Yani Haskar Abla, Neq dünyadan Haq dünyaya göçtü. Onu toprağa sırladılar sevenleri. Benim yüreğim sadece tabutuna omuz vermeye dayandı. Öpüp hatır istedim. Devri daim olsun senin Kırmanciye’nin hüzünlü kızı. Sen o çok sevdiğin ana dilinin ölümünü görmeden göçüp gittin. Şimdi dönüp soruyorum kendime; göçüp giden mi şanslı kalıp gören mi? Bilmiyorum. Tanık olan acı ve ıstırap çekiyorsa işi zor derler. Ama gördüğün yara sarmana, kanayan yaralarını örtmeye yetti mi? O da bilinmez. Ah! Kırmanciye’nin kızı Haskar. El çürüdü, kol çürüdü, dil çürüdü. Senin bu ani ayrılışın bizi derinden üzdü. Oğur vo çena Dersim. Oğur vo waa ma, moa ma, sea ma. Yattığın yer incitmesin seni, selam söyle gidenlere. O büyük ustalara, dert, acı ve keder ile heder olup giden bütün insanlarımıza. Mehmet Çetin'e Emirali Yağan'a, Remzi Aydın'a sımsıkı sarıl onlara. Sımsıkı sarıl sen kokan Kırmanç çocuklarına. Saçlarını tarasın rüzgarlar ve bulutlar ruhunu rengarenk sarsın. Yer ile gök arası yağmur ol, kar ol yağ bu acılı memleketime. Seni utangaç gülümsemenden, seni Kırmanç saçlarından, seni acılı alnından öpüyorum. Uğurlar olsun canım ablam. Oğur vo. Hardo dewres to rê organ u balişna vo.


