Hani insan çareyi kaybedip kalakalır ya dünyanın ortasında. O an yüreği çatlar ya orta yerinden. Taşa sabır sorar; umuda minnet eyler. Durur ve kalır öyle. Sesi kesilir, soluğu tıkanır. Sanki bütün cihan insanın başına çökmüş, bütün yüksek dağlar yıkılmış ta altında kalmış gibi hisseder ya. İşte bu da öyle bir şey.

Bir babanın çöken omuzlarının ağrısı gelir de oturur vicdanınıza. Vicdanınız sizi alır çarpar taştan taşa. O babanın “Ne olur oğlumu sapasağlam verin bana çekip gideyim bu hastane odasından”, sonra bir ananın çığlığı yırtar hastanenin koridorlarını. Öyle kolay mıdır günlerce bir yoğun bakımın kapısına gözünü dikip te beklemek? Öyle kolay mıdır bir oğul verip bıçaklar altına çekip gitmek.

Ufuk, tam da sabahın seyrine oturmuş sabah güneşi ışıltısında bir gençti. Güldü mü dağ taş katılırdı onun o muhteşem gülüşüne. Bir sedye ile gitti ameliyat ışıklarının dermana çağıran zamanına. “Ameliyat olacağım, iyi olup çıkacağım buradan” dedi. Sonra söndü o umuda açılan ışıkların hepsi bir bir. Zaman acımasız bir cellat donunda dikildi karşısına. “Bırak beni ey Azrail, oğlum bekler beni o soğuk gurbet ülkesinde” dediyse de duymadı sesini. Bir baba bir evlada hasret göçüp gitti bu dünyadan. Ve bir baba babasının kalbini ateşe verip te gitti.

Kim bilir ki insanın çaresizliğini? Bilen olur elbet. Ama ateş düştüğü yeri yakıp kül etti. Başını ellerinin arasına almış o çaresiz baba. Sapasağlam getirdiği oğlunun tabutunu omuzlayıp çıktı Elazığ Fethi Sekin Hastanesi’nin soğuk morgundan. Kolay mıdır bir babanın oğlunun cenazesini sırtlayıp onca mesafe soluksuz gitmesi. Ah be bu gözler ne çok acıya tanıklık etti. Kalbim bin yaşındı, gözlerim bir milyon yaşında çocuk.

Şimdi oturmuş burada kalemime genç ölümlerin çekilmez acısını giydiriyorum. Ufuk 'un kız kardeşi tabutuna doğru bağırıyor “Abii! Nereyee gidiyorsun? İn bindiğin o tahta attan. Çıkar üzerindeki o beyaz kefenini. Bu senin ölümün değil, bu senin gidişin olmamalı.” Ah! Ne çare işte, insan o tahtadan ata bir binmeye görsün. İnemez artık oradan.

Ölüm, adın kalleş olsun emi. Tırpanla biçer gibi biçersin nice hayatları. Yaşlı genç demeden. Ufuk; Gençliğin mavi baharı, bir sabah yeli gibi savrulup gitti. Ateşe düşmüş bir kelebek gibi yanarak gitti çilesi çekilmez bu dünyadan. Öyle kolay mıdır gurbette bir yoğun bakımın kapısında sabahlamak. Diri diri sedyeye yatırdığın bir evladı kefene sarıp geri almak. Annesi, Pepuk kuşudur artık, her sabah gün ağardığında Hamik Dağı’na dönüp yüzünü “Oy oğul kabuk tutmaz yaralarına kurban olduğum oğul” diyen. Öyle kolay mıdır gencecik bir oğulu toprağa koyup eve dönmek. Nerede, nasıl kabuk bağlar bu onulmaz yara? Gecelerin sabahı yoktur artık. Hayatın tadı tuzu kaybolmuştur. Gündüzler gündüz değildir artık. Ateş düşmüştür yüreğe ve ölünceye kadar ahlar ülkesidir o anne o baba o kardeş. Keşke bir rüya olsa der. Keşke şu kapı açılsa da girse o kapıdan içeri ve anne ben geldim, buradayım işte diyebilse. Ama nafile bir ömür sızıp gitmiştir toprağın çatlağından yerin en dibine. Kolay mıdır bir babanın her sabah doktorların yüzünden umut toplamaya çalışması. Baba Ali Hıdır canın yarısını koydu Fethi Sekin'e gitti.

Ah be Ufuk. Ah be ciğer yaramız Ah dert deryamız. Nasıl anlatayım seni şimdi. Kendi gözlerimle gördüm gelip o ziyaretin kalbinde uykuya daldığını. Hiç mi duymadı sesini o Khal Ferat? Evinin bahçesinde koyu bir sessizlik var. Çığlıklar duvarlara siniyor durmadan. Bu unutulacak dert değil ki. Var mı öyle taze bir ömrü kum ve küle karıştırarak çekip gitmek. Ne diyeyim ki şimdi ben. Kelimeler boğazıma düğümlenmiş. Gittiğin yer cennet olsun. Gül ile gülistan yatağın olsun. Teyzen Sevim’e selam söyle. Sınıf arkadaşım. O yaralı ceylana selam söyle. Umarım şimdi teyzenin yanındasın. Mekanın ışıkla dolsun. Yolun açık olsun kardeşim. Güle güle can Ufuk’umuz. Bizim ufkumuz karardı umarım sen gittiğin yerde yaşanmamış hayatına yepyeni bir Ufuk açmışsındır.