“Ma, reyna juvin nêveneme” (Biz, bir daha birbirimizi göremeyiz) Yastığa dağılmış beyaz saçlarında yitip gitmiş yanık bir orman kokusu. Bir eli boşlukta ötekisi ise alın çizgilerine oturmuş. Gözleri çok uzaklarda bir yerlere dalıp gitmiş. Limansız bir gemiye binme hazırlığı bu.
Nenem, dedemin kopmuş kıyametini yaşıyor şimdi. Bir devrin son kaleleri yıkılıyor sanki. Ağlamadan sonraki son sessizlik, son Kırmanç yüzü gibi, son dem, son şarkı, son sözler. Nenem, dedemin kar kırlangıcı, nazlı filintası, yüreğinin mor fistanlı sevgilisi.
Durup durup bağırarak bir şeyler söylüyor. Bazen yan yatakta yatan engelli kızına doğru parçalanmış bir ses tonu ile “Piye to Merdo Merdo...” (Baban, ölmüş ölmüş ...) diye sesleniyor. Bazen gelen misafirlere “Memed Ali, ame mı ra xatır wast şi” (Mehmet Ali, geldi benden hatır isteyip gitti)diyor. Bazen kupkuru bir sandalyenin üzerine çökmüş nenemin akıp giden ahir ömrünü seyreden bana dönüp “Ma reyna juvin nêvene, ez ve qalıke to ra reyna juvin nêveneme Yılmazzzz!” (Ben ile deden bir daha birbirimizi göremeyeceğiz Yılmazzz!) diyor.
Bağırarak ve ağlayarak sağa sola dert anlatan o yaşlı çalı kuşu, o ömrüne acı yedirilmiş külkedisini avutacak hiç bir kelime ve sözcük yok artık. Ve artık onun gözünde dünyanın bütün dilleri ölü bütün alfabeleri bitik. Öylesine ağrılı ve acılı söylüyor ki; “Qalıke to ame xatır wast Şi” (Deden geldi hatır isteyip gitti.) Oysa kendisi dedemin cem evinde yapılan cenaze erkanına gidecek takati bulamadığından dedemin tabutu helallik için eve getirilmişti. Her zaman yürüyerek geldiği o eve şimdi omuzlarda gelmişti Memed Ali usta. “Gelip hatır isteyip gitti” dediği de o işte.
Kapıda duruyordu, tahtadan bir ata binmiş o mavi gözlü genç. Genç kız sabahın seherine uyanır gibi kalktı yatağından. Tahtadan attan indi mavi gözlü Memed Ali, kız kapıya ilerledi. Boşlukta sallanan genç ve diri elini uzattı, genç kız tutacak oldu elini nedense tahtadan atın çevresindeki kalabalığı fark edip utandı birden. Ömrünün ilk çağ ve son demi arasında gidip gelen nenem, silkinip kendine geldiğinde kapıda bekleyen tahtadan bir at gördü ve atın üstünde Memed Ali usta. Bir iki adım atar oldu, yer çekim gücüne yenik düştü. Kapıya gelen tabuta bakıp “Haqamı to rê helal vo, de so.” (Hakkım sana helaldir, hadi git. ). Bitik ömrünün üstüne yığılmış saçlarını son bir kez yana taradı, Memed Ali usta. Her taşını tuğlasını kendinin ördüğü o evden ve nenemden hatır isteyip ayrıldı. Yaşadığı o derin şokla ne yapacağını ne diyeceğini bilemez oldu nenem. Yaşlı olmasa belki dışarıya fırlayacak, tabutuna kapanacak “Ey kata benê!” Onu nereye götürüyorsunuz? ) diye hıçkıra hıçkıra ağlayacaktı. Ama nafile bunu yapacak takati yoktu.
Ah Dedem; dedem ki kıyamazdı onun gül hatırına. Dünyayı yakacak hiddete ulaştığında nenemin tek bir sözü yeterdi onu durdurmaya. “To ra Van vınde bomo bomo.” (Sana dur diyorum deli deli. ) Seksen yıla yakındır aynı hayatı paylaşıp sonra acının durağına yanaşmak kolay değildi. İşte bu ağır acıyı da şu sözle inleyerek anlatıyordu. “Mı çı zona kê na roze yena” “Ben nereden bilebilirdim ki bu gün gelecek.)
Dedemin parmaklarında saklı nasır vardı. Ördüğü yüzlerce duvar, yonttuğu taşlar, dur durak bilmeksizin çalışıp çabalaması. Ellerinin içine sızmış derin bir emek vardı. Ömründe ilk kez elleri rahat görmüş ve karnının üzerinde birleşmişti. Artık sonsuz bir rahatlık vardı sararmış yüzünde, artık hiç bir telaşa meyil vermiyor, orada o tahtadan evinin daracık hücresinde uyuyordu. Çok çalışıp çabalamanın sonsuz molasındaydı Memed Ali usta. Ayağa kaldırdığı yüzlerce evin çoğu hala ayaktayken o kendisine yapılmış küçük topraktan evine yerleşti çoktan. Yüz yaşına demirlemiş bir ulu çınardı Memed Ali usta. Bu kentin sokaklarında bir Kırmanç silüeti tıpkı göçüp giden Süleyman Günel amca gibi. Gençliğinde yakışıklı hoyrat bir delikanlıymış dedem. Masmavi gözleri, yana taradığı saçları ve o güzel sesi ile söylediği kılamlar. Öyle anlatırlar dedemi. Yaşamında da çok asabi ve hoyrattı. Sanki Tanrı onu dünyanın bütün telaşlarını yüklenmek için göndermişti yeryüzüne. Kendine has bir algısı kendine has bir hayal gücü ve kendine has bir asabiyeti vardı. Mesafeli bir adamdı. O çok eski zamanlardan gelen bir çocuktu, büyüklerince sevilmemiş, çocuklarını büyüklerinin yanında sevmesi yasaklı ve ayıp sayılan o zamandan gelmişti.
Dedemin büyüğü Ahmet amcaydı. Ahmet amca; benim çocukluğumun en baş kahramanlarından biriydi. Dedemler iki erkek kardeştiler, birine yani dedeme babası Memede Zeynel'in ismi Ali ile birleştirilip verilmişti. Memed Ali. Abisine ise soyu kuruyan amcası Hemede Zeynel'in adı verilmişti. Ahmet amca da çok çalışkandı. Ama o tez bir vakitte göçüp gitti bu dünyadan. Belki de şanslıydı çünkü köyü boşaltılmadan kendi köyünde öldü ve oraya gömüldü. Ahmet amcanın ölümünden sonra geride tek erkek kardeş kaldı. Memed Ali usta. Şehre, Dersim merkeze göç etmiş yaşlılarımızı kaybederken, dedemi hep mezarlıkta bir köşeye çökmüş de sessizce olup biteni izlerken görürdüm. İşte o anlarda aklından neler geçiyor diye çok merak ederdim. Yakılmış, yıkılmış ve hala onlarcası da ayakta olan o taş duvarların her bir taşında parmak izleri var Memed Ali ustanın. Ördüğü duvarlara takılı kalmış hoş sedası da dahil.
Sahiden gidenler buluşurlar mı bir yerlerde? Yoksa döner başka bir canlının donunda evrene gelirler mi? Bilinmez. Ki nenem şimdiler de tıpkı bir pepuk kuşunun feryadı ile ağlayıp inlerken “Ahhh ve mıro vo, mıro vo. Ma endi reyna juvin nêveneme.” Ahhh benim başıma başıma. Biz bir daha birbirimizi göremeyiz artık. )
Bir asır birlikte yaşamış iki sevdalının acıya bulanmış son serenadıdır bu. Eline, ayağına kına yakılmadan gelin edilmiş on üçündeki bir kızın “Hirame” dedikleri kara çarşaf içinde gelin edilip on altısında o gence Memed Ali'ye verilmesi. Ömrünün çocuk çağında birlikte büyüdükleri Memed Ali'nin çekip bir sonsuzluğa gitmesi ona şunu söyletiyordu. “ Xocive ye keş vo kê ju roze de mırenê.” (Ne mutlu aynı gün birlikte ölenlere.)
Memed Ali'nin ondan önce çekip gitmesi bu kaybedişin bütün yasını çekmeyi neneme bırakmıştı. Dedemin kendisine söylediği şu sözleri tekrarlayıp duruyor, bir daha bir daha. “Ey mı ra vake kê; Ez kê bımıri tı besenekena wele mı ser erzê hama tı kê bımırê ez welê erzon to ser.” (O, bana dedi ki; ben ölsem sen benim üzerime toprak atamazsın ama sen ölürsen ben senin üzerine toprak atabilirim.) Dedem bunu söylerken hala bir takati vardı. O vakit nenemin ise takati kesilmişti bedeninden.
Dışarıda kar yağıyor usta. Dışarıda kar yağıyor ve mevsim kara kış. Dedemin ve nenemin son vedasına yağıyor bu kar. Kar yağarken çekip gidiyor o mavi gözlü çocuk. Kar yağıyor usta, kar yağıyor nenemin sesine ve eskiyor o buruşmuş yüzü. O buruşmuş yüzü nenemi bir yok oluşun girdabına çekiyor tıpkı dedem de olduğu gibi. Kar yağıyor usta, kar yağıyor nenemin buruşmuş yüzüne ve ellerine. Ve nenemin yorgun gözleri bir boşluğa akıp akıp gidiyor. Yüzlerin fotoğraf karelerinde kaldığı bedenlerin ve ruhların yok olup gittiği dönüşsüz kara bir kıştır bu. “Tersa mı kê sıma reyna juvin nêvenene.” (Korkarım ki siz bir daha birbirinizi göremeyeceksiniz.)
“Uğur vo Memed Ali usta haqa xo hardê Kırmanciye rê helal kê. Lesa to roê to wertê gul u nurdê vo. Ela to to dıma biya pepuga kokıme.” “Uğurlar olsun Memed Ali usta. Hakkını Kırmanciye'nin yurduna helal et. Bedenin ve ruhun gül ile gülistan içinde olsun. Elif'in senin ardından yaşlı pepuk olmuş durumda.)



Uğur vo royé kirmanciyé oğur vo pile ma piye ma ,cae to orte gulu nurde vo. Xatır ve to.