Arabamı, Munzur Nehri’nin kıyısına çekmiştim. Bir melodi çalıyordu. Suyun ateşe karıştığı o yerdi sanki. Ateş sönmüyor ve su yanmıyordu. İki ezeli düşmanın yaşamın ahına düştükleri o yer burasıydı belki. Ve sanki biri yaşamak için öbürünü yok etmiyor gibiydi. Su ateşe dert yanıyorken ateş te suya. Yani dert dinleyenin derdi olana dönüştüğü o zaman gibi. Ve ateşin suya, suyun da ateşe dönüştüğü bir masal ülkesinin sesiydi bu. Hem taptaze ve diri hem de çok eski milyon yıl kadar eski ve de yaşlı bir sesti. Haydar’'ın ağıdına sarılmış bembeyaz bir kefen sanki. Zazaca/Kırmançki işliyordu ruhuma. Bir kardeşin bir kardeşe kıyımının ağıdı bu. Bir annenin öldüren kardeşe yalvarıp yakarması "Meke, meke bırao xayino meke. Qemisê Heyder'ê mı meve, Heyder'ê mı jukeko / Yapma, yapma hain kardeş kıyma Haydar'ıma, Haydar'ım bir tektir."

Bahar gelecek ve ondandır suyun karlı dağları bu denli yıkaması. Ağıt gittikçe ruhuma süzülüyor. Bu duman ve kül kokan ses, bu tarihin çok gerisinden akıp gelen çareli çaresizlik. Işık gibi süzülüyor toprağa, suya ve ateşe. Neler gördü bu topraklar, şuradaki meşe ağacı, nehir kıyısındaki şu çatlamış Kaya. Işık Berfin'in sesi bu. Bunca zamandır habersiz olduğum kıyamet çığlığı bu. Annesinin elinde; emeğinde şekillenmiş o narin ağıt. Dünyaya kan yağdıran o okyanus ötesindeki ülkenin sokaklarından Dersim'in dağlarına, ovalarına uçan Pepuge’nin feryadı bu. Bu, sanki öldürdüğü kız kardeşi için Pepug olmuş o genç adamın ahına dirilmiş kız kardeş ve bu sanki ondan da büyük feryada durmuş Pepuge. Bu sanki Kabil ve Habil 'in Tanrı sunağına düşen ateş misali. Dirilen vicdan “Dur yapma” diyen merhametin sesi. Bu ateşte kavrulmuş Anka kuşunun küle serenadı gibi.

Işık Berfin’i dinlerken aklımdan tapulanmış acılar, kader biçiciler, insan kıyımları, sürgünler geçiyor. Kendimi sanki büyük bir tufanın içinde kalmış gibi çaresiz hissediyorum. Ama bu çaresizliğe umut ve ışık gibi tutunuyorum. Hani hiç bir şey denk gelemez ya bir acıya yada bir derde ve her şey gelir de boğazına düğümlenir ya. Hani dersin ya bir şey olmalı tıpkı şairin dediği gibi “Bir gök gürlese bari bir sağanak patlasa” ki boğazındaki düğüm çözülsün. İşte bu ses ve bu feryat o düğümü çözebiliyor. İnsan, Işık Berfin’i dinleyince acılarına soluk aldırabiliyor. Sen, dün gibi gelip yarın gibi yağıyorsun Işık Berfin. Apaçık bir gökyüzünden yağan o yağmursun, hep saklı dertlere sızan. Senin sesin kimsesizlerin kulaklarında gül ile gülistana dönüşüyor. Senin sesin bin yıldır dağ, taş kardeşinin ahına yanan o Pepuğu dillendiriyor. Senin sesin ile yıkanıyor dünyanın kiri, pası. Duvar dibindeki çiçek, hatırı bilinmemiş kimsesiz köpek, evsiz bir kedi, sahibince terkedilmiş yılkı atları senin sesine koşuyor gibi. Senin sesinde Yusuf'un kuyusu, Yakup Peygamberin görmeyen gözleri var. Senin sesin ki zalimi tövbeye buyurur. Hem çok eski bir ağıt hem yepyeni bir zaman. Hiç kaybolmasın sedan. Işığın büyüsün ve çoğalsın. Tıpkı isminin anlamı gibi baharı müjdelesin bize, en zor zamanlarında dünyanın en çaresiz vakitlerinde, tam da her şey bitti derken. Ölmekte olan dil kırıntılarından bir nenenin kederi, dedenin kasketinden, saklı zamanlardan dilin dehlizlerinden bize doğru akıp gelsin. Tıpkı karı delip güne koşan kardelenler gibi koşsun Dersim'in dağına, taşına; ovalarına doğru.

Yolun açık olsun Pepuga Dersim.