Gencecik bir kızdı o…

Henüz hayatının baharındaydı. Hayallerinin en taze, en kırılgan, en umut dolu zamanında…

Gülistan Doku, Munzur Üniversitesi'nde okuyordu.

Bu gelip geçici dünyada, kendi hayalleriyle bir yer edinmek onun da hakkıydı.

Gülmek, sevmek, yaşamak, var olmak… onun da hakkıydı.

Ama öyle olmadı…

İnsanlıktan nasibini almamış olanlar, onu bu hayattan koparıp aldılar.

Acımadılar.

Merhamet etmediler.

Çünkü vicdanları yoktu.

Onu bir “garip” sandılar…

Sahipsiz sandılar…

“Kim arar, kim sorar?” diye düşündüler.

Yaptıklarının yanlarına kâr kalacağını, zamanla her şeyin unutulacağını, üstünün örtüleceğini sandılar.

Ama yanıldılar.

Bir annenin yüreğini hesaba katmadılar.

Bir ailenin tükenmeyen umudunu, dinmeyen feryadını görmezden geldiler.

Gülistan Doku’nun ailesi vazgeçmedi.

Ne bedeninden vazgeçti, ne hatırasından, ne de adalet arayışından…

Kızlarının cesedini istediler…

Kızlarının kemiklerini istediler…

En azından başında dua edebilecekleri bir mezar istediler…

Yedi yıl boyunca…

Yağmur demeden, kar demeden…

Tipi, boran, çamur dinlemeden…

Kent kent, köy köy… dağ taş demeden…

Ciğerlerini yırtarcasına haykırdılar:

“Adalet!”

Bir annenin sesi yankılandı bu ülkede…

Bir babanın suskunluğu, bir kardeşin gözyaşı büyüdü zamanla…

Ama hiçbir zaman susmadılar.

Susmadılar, çünkü susmak unutmak demekti.

Ve sonra…

Bir vicdan ayağa kalktı.

Bir ses, o çığlığa cevap verdi.

Ebru Cansu…

“Ben sizi duyuyorum” dedi.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın başında olan bu yürekli kadın, adaletin yerini bulması için elinden geleni yapmaya başladı.

Bu ülkede hâlâ vicdan sahibi, adalet duygusunu kaybetmemiş hâkimlerin ve savcıların olduğunu hatırlattı bize.

Ne mutlu…

Ne mutlu ki, makamını adalet için kullanan insanlar hâlâ var.

Ne mutlu ki, bir annenin gözyaşı birilerinin yüreğine dokunabiliyor.

Çünkü bu ülkede, kim olursa olsun…

Hangi makamda, hangi mevkide olursa olsun…

Suç işleyen herkes, adalet önünde hesap vermek zorundadır.

Eğer bu olmazsa…

Eğer suçlular hesap vermezse…

O zaman ne hukuk kalır, ne adalet…

Sadece karanlık kalır.

Bugün hâlâ bir anne yanıyor…

Yüreği kor olmuş bir anne…

Bir baba susarak ağlıyor…

Bir kardeş, eksik kalmış bir hayatın ağırlığını taşıyor…

Tek istekleri var:

Bir avuç kemik…

Bir parça hakikat…

Bir mezar…

Umarım…

Umarım o kemikler bulunur.

Umarım bir çift kefene sarılır.

Ve o aile, kızlarını toprağa emanet edebilir…

Ve umarım…

Bu karanlığın içindeki herkes, bir gün ışığın karşısında durmak zorunda kalır.

Adaletin önünde…

Hesap verir.

En ağır şekilde.

Ve bu dava…

Sadece bir kızın değil,

Bir ülkenin vicdanının sınavı olur.

Ve belki de…

Bir daha hiç kimse, makamına güvenerek suç işlemeye cesaret edemez.