Bir ömrü bir kültüre feda etmek. İlk duyduğun sözcük, ilk su, ilk ekmek. Tel tel dokumak ömrüne doğduğun coğrafyanın renklerini, acılarını, sevinçlerini.
Tomur/Tamır bu üç tel ile bağlar seni sonsuz kere sonsuzluk derinliğine. Orada doğdu ve oradan beslendi. Yani o coğrafyanın acıları, sevinçleri ve gerçekleri ile. Sesine yansıdı bu. Buğulandı sesi. Bedeni yenilmiş o kelebek ölüsü gibi zaman.
“Biya dür” uzaklaşmışsın dedi. Bir yıldız ile konuştu. Herkesler derin uykusundayken o uzaklığın bestesini yapmak için sabahlıyordu. Konuştuğu gök boşluğundaki bir yıldızdı. Beste eksik, beste yarımdı. Sonra kaydı gitti o gök boşluğundan sohbete durduğu yıldız.
Sanatçının bir bilinmeziydi bu; sanatçının bir anlaşılmazlığı ve doğurganlığıydı. Beste bitmişti ardında ölü bir yıldız bırakarak. Bu “Biya dür” " bestesinin küçük bir öyküsüydü. Bu kadar farklı ve derin olan sanatçıların dünyası sizce kolay anlaşılabilir mi? Sırf bir tek bestesi için aylarca belki yıllarca kıvranan ustaları hangi yalancı tanık, hangi atılmış iftira, hangi bozulan karar bitirebilir ki?
Kimden bahsediyorum? Kim bu usta? Her yaptığı besteyi neden bu kadar derin bir felsefe ile işliyor? Nedeni içine doğduğu topraklardaki derinlik. İnsanı kamil olmanın sır ve kerametinin olduğu o kutsal topraklarda doğmuş olmasıdır belki…
Yılmaz Çelik. Yargılanıp hapse atılan sonra suçsuzluğu ispat edilip serbest bırakılan ve aradan geçen onca zaman sonra Erzurum istinaf mahkemesi kararı ile tekrar yargılanmaya başlanan bir halk ozanı. Ömrünü diline, kültürüne vermiş bir şimdiki zaman dervişi. Kendini bilmez sahte ve yalan tanıklık ile çıkar devşirenler sayesinde elindeki sazı alınıp ifade için hakim karşısına oturtulmuş. Bir halkın tıpkı öteki iyileri olan Yılmaz Güney, Nazım Hikmet, Ahmet Kaya gibi elleri önünde bağlı sorgulanan sanat dervişi. Hiç mi değişmeyecek kader diye görülmüş, insan eli ile örülmüş bu yazgı? Hep sorgulanır mı sanatından başka dili olmayanların mahzunluğu ve mahsunluğu? Oradaki yani hakim karşısındaki yani sorgulanan Yılmaz Çelik değil… Orada sorgulanan bir halkın türküleridir, ağıtlarıdır, kültürüdür ve dervişidir.
Bir kültür elçisi sıradan bir suçlu gibi mi yargılanır ve mahkeme karşısında kesilip atılır mı nota üreten yaratan dili? Üretenin suçlu gibi yargılanması nasıl bir şeydir ki?
SEY QAJİ; gözleri âmâ olan o Dersim ozanına yine tıpkı bugünkü gibi iftira atan tanıklar, O âmâ şairi o evliya ruhlu insanı aylarca Mazgirt hapishanesinde yatırmadılar mı? Sonra suçsuzluğu ispat edilip salınmadı mı?
Görmeyen gözleri ile adım atamayan o şair için “kol baskınlarını örgütlüyor. Bakmayın gözlerinin görmediğine. “O var ya o” diyen yalancı şahitler o suçsuz günahsız şairi aylarca Mazgirt hapishanesinde bit ve pirenin içinde yatırdılar.
Sonra aklıselim bir hakim çıktı ve bir ulu ozana uygulanan o kepazeliği bitirdi. Vardır elbet sağduyulu hakim ve savcılarımız. Ben hala iyimser düşünüyorum. Bence bu komedi yine sağduyulu hakim ve savcılarımız tarafından bitirilecektir.
Yoksa tıpkı bir Yılmaz Güney, bir Nazım Hikmet, bir Ahmet Kaya gibi yeni bir ayıp daha iliştirilecek hukuk sistemimizin yakasına.
Şunu da ekleyeyim, Yılmaz Çelik bu toplumda bir hayli karşılığı olan bir çağ dervişi bir derin ozandır. Hiç kimse onu hafife almamalıdır. Çünkü o Sey Qaji’nin torunudur. Haksızlık karşısında asla boyun eğmez.


