İnsan elini eteğini çektiğinde şu üzerinde bolca tepindiği, birbirini yediği, emel emel yonttuğu dünyadan, ne götürür ve ne bırakır ki geriye? Bazen asıl ağıt giden olmaktan çıkıp kalana dönüşür. Asıl kar geride kalanın tepesine, tepesine yağar. Çünkü giden kalanın yaşam kaynağıdır. Giden ayaktır, eldir, gözdür, ağızdır, dildir, yoldur kalana.
Nenem Elif, tasını, tarağını toplayıp gitti. Yol bellidir artık. Yolcu çıkmıştır yola. Elli-altmış yıl bir engelli kıza bakmak, yedirmek, içirmek, giydirmek, altını temizlemek, onun yaşam kaynağı olmak dile kolay. Ömrünü engelli kızı halam Nimet’e verdi de gitti. Nenem Elif, Dersim'de yoğun bakımın karanlığında entübe olduktan sonra göçüp gitti bu dünyadan. Geride kalan halam Nimet ise derin bir özlemin ve boşluğun içinde kaldı. Evdeki boş yatağa bakıp ağlayıp inlemesi artık hiç bir şeyi geri getiremeyecekti. O bunun ne kadar farkındadır bilmiyorum. Belki de farkında aslında. Çünkü kısa bir zaman önce dedemin aynı salondaki yatağı boşaldığında anlaşılmaz bağırtılar, el kol hareketleri ile babasının sonsuzluğa gittiğini anlatmaya çalışıp ağlıyordu. Ve nenem hareketsiz hasta yatağından kendi acısını kızının acısına katarak “Nimet, piye to merdo Merdo /Nimet baban öldü, öldü!" diye sesleniyordu. Bunu duyan Nimet'in ağlaması hırıltılara dönüşüyor boğazındaki o derin acı düğümü ile birleşiyordu. Yutkunmak ah yutkunmak. En hokkalı acıya, en derin hüzne yutkunmak. Yarım kalmış eksik olan her şeye yutkunmak. Doğuştan engellidir o, kaderi ve kederi mühürlü dört duvar mahpusu. Konuşamaz, yürüyemez olan halamın kaderi hep acı hep acı. Yine de o sıcak evin altında anne ve babaya tutunarak yaşamaya çalışmak onun için mutluluktu. Ama artık önce babayı kaybedip şimdi de annenin yokluğuna düşmek ne acı. Önce bir yatak eksildi o evden, ardından ikinci yatak ve diğer iki yatağın acısı son yatakta yatan Nimet'e kaldı. Git geli, al veri olmayan bir boşluk. Taş atsan ses vermez, ses versen kulak duymaz. Nimet, bu hayattaki en büyük tesellisini de yitirdi. Yeryüzü mağduru o kadın her ağladığında nenem onu teselli ederken şöyle derdi “Meberve delam Meberve.” Ah! bu teselli cümlesi hangi dile çevrilirse çevrilsin nasıl ki tam olarak anlaşılamayacaksa bu dert de anlatıldığında işte öyle anlaşılmayacak. Kapı açılacak gelmeyecekler, kapı kapanacak gelmeyecekler. Sabah olacak mı ona? Şöyle balkondan “Nimet, delamı ez amunê/Nimet kızım ben geldim” diye seslense nenem... Yok artık o ses ve takat. O sesin sahibi ciğerini kartallara yedirdi de gitti. Bir gün bir yerde beklerler mi Nimet'i? Bir gün kendisine muhtaç hayatının o kırılmış nergisine tekrar sarılır mı nenem? Bir gün çarşıdan eve gelen babasının terli sesine sevinç çığlıkları atar mı Nimet? Ah zaman sen kör olasın ki sen böyle acıta, acıta eğlenirsin bizimle.
Hiç unutmam neneme anneler günü için çiçek aldığımızda Nimet'e de bir gül almıştım. O aldığı ilk güldü ki yüzünde beliren o karmaşık ifadeyi o tatlı sevinci hiç unutmam. Ömründe ilk kez gül almış olmak. Onun verdiği mutluluk, sevinç. Hayat dediğimiz şey biraz mutluluk ve bolca acıya banılmış bir parça ekmek gibi. Ya da kimileri için biraz acı ve bolca sevince batırılmış bir parça ekmek. Ondandır ki şimdi Nimet'in hazan mevsimi bu, yapraklar çoktan döküldü, bütün ağaçlar çıplak. Ve çok sürmez başlar yağmaya kar. Sonrası buz kesmiş soğuklar, kasırgalar, fırtınalar. Sonrası amansız yalnızlık. Bir pepuk kuşu kanatlarını yıkayıp sesine ayar veriyor. Çünkü şimdilerde Nimet'in ağıdını yakmak ile meşgul. Bu yıl Dersim dağlarındaki bütün pepuk kuşları Nimet için ötecek. Sana diyorum sana ey insan tanımaz, hatır bilmez zaman. Görüyorum işte bu okkalı acı, bu kederli beter yayılarak gelmekte. Kim kimin sesinin girdabına düşer? Kim hangi acının hunharca kaybı? Bilinmez. Bilinen tek gerçek Nimet'in asıl ağıdı şimdi söylenmekte...


