Aslında Dersim’in uzun zamandır kanayan bir yarasından bahsedecektim bir türlü denk düşmedi. Kısmet bu güneymiş. Bahse konu bu mesele toplum içinde uzun zamandır tartışılan bir huzursuzluk hali, boğazda tıkanıp kalmış bir türlü yutulamayan zehirli bir lokma, kemiğe doğru itilmiş paslı bir bıçak gibi adeta.
Peki, nedir bu rahatsız edici ve toplum vicdanını yaralayan mesele? Bu mesele köylere kadastro girdiğinde bilirkişi olan bazı bilmez kişilerin adaletsizlikleri. Bilirkişilerin hepsi için söylemiyorum tabi ki, dürüst davranan hak ve hakkaniyetten yana olan bilirkişilere sözüm yok. Bazı bilirkişilerin her şeyi kendine yontarak toplum vicdanını yaralamaları hiçte kabul edilebilir bir durum değil.
İnsanların gördükleri bu haksızlık karşısında hissettikleri burukluk, hüzün, kırgınlık az buz değil. Bütün bu olumsuzluklar karşısında açılan davalar ne netice verir bilinmez. Bizim inancımızda sınır yani tarla sınırı, arsa sınırı yani mülkiyet sınırı çok büyük önem arz eder. Sınır değiştirmek, bu hususta hile yapmak toplumda bir utanç kaynağı olarak görülür. Sınırları değiştirenler ise düşkün olarak kabul edilir. Bütün bunları şu Zazaca/Kırmançki söz ile dile getirirler. “Haq ma u az uzê ma tavuyê şindoru mekerro.” Türkçesi; “Allah, bizi ve çocuklarımızı sınır ihlaline bulaştırmasın, bu durumdan uzak tutsun.” Çünkü inanç odur ki; başkasının sınırını ihlal edip oradan kendine çıkar ve hak devşiren kişi lanetlenecektir. Yaşamı boyunca kötü hadiseler ile karşı karşıya kalacak, ailesi ve çevresi bu haksızlığın bedelini çok kötü şeyler yaşayarak ödeyecektir. Yani Dersim’de dağ keçileri nasıl kutsal ise sınır da bir o kadar kutsal olarak kabul edilir.
Bilirkişi ne demek? Nerenin, yani hangi arsanın, hangi tarlanın kime ait olduğunu bilen kişidir. Ve bu tanıklığı yaptığında ise Hakkın huzurunda haksızlık ve adaletsizlik yapmadan sadece gerçeği, doğruyu söyleyeceğine bütün yaşamı üzerine yemin eder. Ondandır ki; kişi Hak terazisini eline almış ise artık kuldan ziyade Hakkın huzurunda beyan vermeye hazırlanmış demektir. Ama gel gör ki bu teraziyi eline alıp yalan yanlış kullanan, başkalarının haklarını kendine ve ailesine hak görüp milletin hakkını yiyenler acaba ulu divanda bunun hesabını nasıl verecekler? Rahat ölebilecekler mi? Ya da gece kafalarını yatağa koyarken rahat uyuyorlar mıdır?
Belki yazımın bundan sonraki kısmında yaşanmış bir olaydan bahsedersem durumu daha iyi özetlemiş olurum. Size bizim aile büyüklerimizin hayatlarından yani ailemin geçmişinde yaşanmış bir öyküyü örnek vererek anlatacağım. Dram bazen zulmün içine öyle sızar ki; zulümkar tarumar olduğunu bile anlayamadan göçüp gider. Anlatacağım dramatik olaylar zinciri belki de bu konuya denk düşebilir. O zaman anlatmaya devam. Bizim büyük büyük dedemizin adı Zeynel’dir. Söylenenlere göre bunun üç oğlu bir de kızı varmış. Benim dedemin babası bu kardeşler arasında en mazlum olanıymış Uşene Zeynel yani ( Zeynel’in oğlu Hüseyin), abisi Ahmet yani Hemede Zeynel ( Zeynel’in oğlu Ahmet) ise en acımasızı, diğerinin ismi ise Memede Zeynel ( Zeynel’in oğlu Mehmet). Bütün tarlaları arazileri zor kullanarak kendine almış. Dünyanın tapusunu almaya kararlı. O da benim olsun öbürü de benim olsun. Herkes ölsün her şey bana kalsın diyen cinsten biri. Bilirsiniz o cinsleri. Yani sözün kısası öbür kardeşlerine pay vermeyen zalimin biri. Kim bilir belki de bu da onun sınavıymış. Bu zalim ve zorba adamın birbirinden üstün boylu poslu bir kaç oğlu varmış. Oğulları babaları gibi havalı herkese tepeden bakan, küçümseyen, bir yere vardıklarında birlikte hareket eden, başlarına fes takıp peşpeşe gezdiklerinde insanların boy poslarına imrenerek baktıkları gençlermiş. Bu zalim ve hak yiyen adamın oğullarının yanı sıra bir de kızı varmış. Her şeyi kendine alıp sınır, hak, hukuk tanımayan bu muktedir kardeşlerini bir kuru ekmeğe ve çula muhtaç etmiş. Her şeyi kendine alıp kardeşlerine en ufak bir pay vermeyi düşünmemiş. Bizim gariban dede ise onun ekili tarlaları biçildikten sonra gider tarlarda kalmış ya da ekin toplanırken es kaza düşmüş buğday ya da arpa başaklarına denk gelir ise toplayıp getirirmiş. Yani biri mazlum öbürü acımasız ve bencil. Dünyayı verseler doymayacak cinsten biri. Hiç ölmeyecekmiş gibi doyumsuzca hayatı kendine yontan bu adamın en son bir oğlu daha olmuş. Doğan bu çocuk ise zihinsel engelli olarak doğmuş ve adını Binali koymuşlar. Gel vakit git vakit köye bir hastalık musallat olmuş ve bu zalim adamın erkek çocukları peşpeşe ölürlerken, geride iki oğlu bir de kızı kalmış. Oğullarından biri zihinsel engelli Binali ve yiğit çocuklarından bir başkası. Binali’nin dışındaki erkek çocuğu bir gün babasının köyde olmadığı bir vakit bir elma ağacına tırmanmış ve elma koparıyormuş. Memed amcası ile bir ağız dalaşına girmişler ve amcası elindeki tüfeği doğrultup yeğenine ateş edip elma ağacından düşürmüş. Amcasının silahından çıkan kurşunla ölen gençten sonra bu zalimin hanesinde bir kız çocuğu ve zihinsel engelli oğlu Binali kalmış. Yeğenini vuran amca öldüğünü görür görmez yükleyip göçünü ailesini de yanına alarak kaçıp Karakoçan taraflarına gidip izini kaybettirmiş. Çünkü köyde kalsa soyunun abisi tarafından kurutulacağını biliyormuş. Yeğenini elma ağacının üzerinde vurup öldüren bu kardeş, kardeşlerin kayıp olanıdır. O günden sonra köy ile olan bağını da koparıp o topraklara tövbe edip çekip gitmiş. Onun soyu nerede sürmekte yada sürmekte mi? Bilinmiyor. Dönelim olaya. Zalim Ahmet, hak yiyen Ahmet, Hak terazisini kırmış Ahmet yaşadığı bu acıların yanı sıra o vakitler aynı zamanda köyün muhtarıymış. Yine günlerden bir gün kaçıp köye sığınan kaçakçılar gelip muhtarın samanlığına sığınmışlar. İki kişilermiş. Kaçakçıları arayan asker de peşlerinden köye gelmiş ve onların muhtarın samanlığına saklandığını öğrenmiş. Başlarındaki rütbeli, muhtara kaçakçıları ikna edip kendilerine teslim etmesini istemiş. Bunun üzerine zalim ve korkusuz muhtar kaçakçıları ikna etmek için ahırdan geçip samanlığa doğru varıp seslenmiş. Ortam karanlıkmış. Teslim olmak istemeyen kaçakçılar gelenleri korkutmak maksatlı karanlığa ateş açmış ve bu esnada namludan çıkan kurşunlar bu zalim adamın göğsüne isabet etmiş. Hak yiyen zalim muhtar olduğu yere yığılıp can vermiş. Bu olaydan sonra kalan oğlu Binali ise “Kemerê hope” dediğimiz uçurumda gezinirken oradan aşağı düşüp ölmüş. Geriye bir tek kızı kalmış. Derken o da evlenip Nazımiye’nin köylerinden birine gelin gitmiş. Gittiği köyde kocası ile yaşadığı sorunlar yüzünden boğazına ipi geçirip kendini asmış. Yani böylelikle o zalim adamın soyu kuruyup giderken, bizim mazlum dedemiz olan Uşenê Zeynel’in soyu devam edip bu güne kadar gelmiş. Yani demem o ki; Bunca insanın malına mülküne tamah eden bu bilir ama bilmez kişiler bunun vebalini nasıl olsa ödemem yanıma kâr kalır diye düşünmesinler. Eğer öyle düşünüyorlarsa işte o zaman bir önceki yazımda dediğim gibi “hımmm “derim.