“Cahilliğime bağışlayın…”
Ne kadar tanıdık, ne kadar masum görünen bir cümle. İlk bakışta bir geri çekiliş, bir alçakgönüllülük ifadesi gibi durur. Oysa çoğu zaman bu söz, gerçeğin değil, ustalıkla kurulmuş bir perdenin parçasıdır. Son günlerde Mine Kırıkkanat’ın kullandığı bu ifade de tam olarak böyle bir çelişkinin kapısını aralıyor. Çünkü gerçekten bilmediğini kabul eden insan, o bilinmezliğin ağırlığıyla konuşur; daha temkinli, daha dikkatli, daha sorumlu davranır. Burada ise tam tersini görüyoruz: Bilmediğini söyleyen ama konuşurken en çok bilen edasıyla kürsü kuran bir tavır.
Ve mesele yalnızca bir üslup meselesi değil. Çünkü kullanılan kelimeler, hele ki “kılıç artığı” gibi ifadeler, sıradan sözler değildir. Bu ifade tarih boyunca savaşların, kıyımların, katliamların ardından hayatta kalanları aşağılamak için kullanılmış; günümüzde ise özellikle Alevi topluluklarını hedef alan, soyun “tükenmemiş” olmasına kinayeli bir öfke ve dışlama barındıran, açıkça ayrımcı ve nefret yüklü bir dilin parçası haline gelmiştir. Böyle bir sözün ardından “bilmiyordum” demek, artık yalnızca bir bilgi eksikliği olarak açıklanamaz. Bu, dilin taşıdığı tarihi yükü, toplumsal hafızayı ve o sözün açtığı yaraları görmezden gelmektir.
Sormak gerekiyor: Eğer gerçekten cahilsen, neden toplumun önünde olma ihtiyacı hissediyorsun? Neden insanların düşünce dünyasına yön verme iddiasındasın? Sosyolojiyi, psikolojiyi, kolektif hafızayı etkilemeye çalışmak; sıradan bir fikir beyanının çok ötesinde bir sorumluluk gerektirir. Bu sorumluluk ise bilgiyle, birikimle ve en önemlisi farkındalıkla taşınır. Bilmeden konuşmak sadece bir eksiklik değil; başkalarının zihninde iz bırakmaya çalışırken ciddi bir sorumsuzluktur.
Daha da çarpıcı olan şu: Bir yandan “bilmiyorum” diyorsun, öte yandan bilgelik taslıyorsun. Oysa bilgelik, öğrenilmiş cümlelerin arkasına saklanmaz. Bilgelik, insanın kendi sınırlarını bilmesiyle, kendi cehaletiyle yüzleşmesiyle başlar. Bilinçlilik bir maske değildir; aksine maskeleri düşüren bir haldir.
Ve sonra o tanıdık sığınak: “Ben aslında kırık kanatlı bir kuşum.”
Ne kadar şiirsel, ne kadar dramatik… ama ne kadar sahici?
Çünkü aynı söylem, bir yandan mağduriyet anlatısı kurarken diğer yandan ötekileştiren, ayrıştıran, hatta yer yer nefret diline yaklaşan ifadeler üretebiliyor. Bu, kırık bir kanadın çaresizliği değil; aksine kanadına güvenen bir zihnin, yere yakın görünmeyi tercih eden konforudur.
Toplum artık bu çelişkileri görüyor. İnsanlar artık yalnızca söylenen sözlere değil, o sözlerin arkasındaki zihniyete bakıyor. “Bilmiyordum” demek yetmiyor. Çünkü mesele bilmemek değil; bilmeden hüküm vermek. Mesele hata yapmak değil; hatayı bir kimlik haline getirip ardından sorumluluktan kaçmak.
Dünya değişiyor, evet. Ama bazı zihinler aynı kalıyor. Çünkü değişim, dış koşullardan önce içsel bir yüzleşme gerektirir. Kendi önyargılarını sorgulamayan, dilinin yükünü taşımayan, sözlerinin sonuçlarıyla yüzleşmeyen bir anlayış; ne kadar modern görünürse görünsün, özünde yerinde sayar.
Geriye tek bir soru kalıyor:
Gerçekten cehaletini kabul eden biri mi konuşuyor, yoksa cehaleti bir kalkan gibi kullanan biri mi?
Çünkü bu ikisi arasındaki fark, artık herkesin görebileceği kadar açıktır.