Bir coğrafyanın yetiştirdiği büyük değerlerden biridir Prof. Dr. Şükrü Aslan.
Dersim’e dair ne varsa onun hafızasında ve vicdanında mutlaka bir karşılığı vardır. Vakur, zarif ve son derece kibar bir insandır Şükrü Hoca. Fakat bütün bunların ötesinde o; ilk sevgiyi, ilk şefkati göğsünden emdiği o ıssız dağ pınarının oğludur.
O, sürgün edilmiş küçük bir kız çocuğunun erken büyümüş oğludur.
O, Dersim’in evlatlık verilmiş kızlarından Huriye Aslan’ın evladıdır.
Aslında bunu ben de bugün öğrendim; bu da benim eksikliğim olsun.
Şükrü Hoca, yaralı bir ananın yeşerttiği daldır. Acılarla sınanmış bir annenin duasıyla büyümüş, onun sessizliğinden sabrı, direncinden ise hayata tutunmayı öğrenmiştir.
Annesi Huriye Aslan’ı 19 Haziran 2019 tarihinde kaybetmiş. Bugün, onun aramızdan ayrılışının yedinci yılı.
Şükrü Hoca’ya sordum:
“Anne desem, onu bana nasıl tarif edersin?”
Bir an durdu. Sonra yüreğinin en derin yerinden gelen şu sözleri söyledi:
“Benim için annem, Dersim’in sessiz çığlığıdır. Gökyüzünü yaracak şiddette bir çığlık olduğu hâlde kimsenin duymadığı…
Benim için annem, en ağır zulümlere maruz kalmış masumiyetin adıdır.
Dünya bir yana, annem bir yanadır.”
Bazı anneler yalnızca çocuk büyütmez; bir hafızayı, bir acıyı, bir tarihi taşırlar içlerinde.
Ve bazı anneler öldükten sonra da yaşamaya devam ederler; evlatlarının sesinde, bakışlarında ve hatıralarında.
Bugün Huriye Ana’yı rahmetle anarken, onun şahsında Dersim’in susturulmuş hikâyelerini, yarım kalmış çocukluklarını ve yıllarca taşınan sessiz acılarını da hatırlıyoruz.
Bazı acılar vardır; yalnız yaşayanın değil, insanlığın omuzlarında taşınır. Bazı hayatlar vardır; bir kişinin hikâyesi olmaktan çıkar, bir halkın hafızasına dönüşür. Huriye Aslan Ana’nın hayatı da işte böylesi bir hikâyedir.
Kimsesizdi o.
Dalsızdı, budaksızdı.
Dünyanın orta yerinde, Tanrı’nın unuttuğu bir iyilik gibi saklı; acının dilsizliği gibi sessiz duruyordu. Ona reva görülen hayat, karın tokluğuna yaşamaktı. Oysa insan sadece ekmekle yaşamaz. İnsanın kökü vardır, dili vardır, anıları vardır, geçmişi vardır. Huriye Ana’nın elinden alınan da buydu.
Tarih bazen bir çocuğun gözlerinde donar kalır. Huriye Ana, yerle bir edilmiş bir hayatın, parçalanmış bir çocukluğun, dinmeyen bir yürek sızısının adıydı. Dersim’in dağlarından koparılıp sürgüne gönderilen, başkalarının kapısında büyütülen binlerce kayıp çocuktan yalnızca biriydi.
Bir sohbet sırasında şöyle demişti:
“Onların suyu ile ekmeği ile büyüdüm ama kanım onlara kaynamıyordu. Ne yapayım?”
Bu sözün içinde yılların suskunluğu vardı.
Evet, onların suyu ile büyümüştü. Ekmeklerini yemişti. Ama o ekmeğin tadı yoktu. Çünkü insan bazen açlığa dayanır da aidiyetsizliğe dayanamaz. Bir çocuğun elinden alınan yurt, ana dili, ailesi ve geçmişi hiçbir sofrada geri verilmez.
İçindeki kırgınlığı ise şu cümleyle anlatıyordu:
“Onların etini ve benim etimi bir kazana koysalardı, benimki ayrı kaynardı.”
Ne ağır bir cümle…
Bir ömrün yalnızlığını, sürgününü ve yabancılığını bundan daha derin hangi söz anlatabilir?
Oysa Huriye Ana’nın tek isteği vardı: okumak.
Ev sahibinin kızları okula giderken onların ardından bakar ve yalvarırdı:
“Abi, beni de kızlarınla birlikte okula gönder.”
Ama ona verilen cevap bile ayrılığı anlatıyordu. Çünkü o, evin kızı değildi. Eğitilmesi gereken değil, terbiye edilmesi gereken biri olarak görülüyordu. Korunacak değil, dönüştürülecek biri…
İnsan bazen bir ömür boyunca kimsesiz kalır. Saraylarda yaşasa da yetimdir. İşte bu yüzden Huriye Ana kendini hep şu sözlerle anlatırdı:
“Dalım yok, budağım yok.”
Ne dalı vardı tutunacak ne de gölgesine sığınacağı bir ağacı…
Derken bir gün kader, yıllarca kapattığı bir kapıyı araladı.
Kapılarının önünden geçen bir asker, Kırmancki birkaç söz söyledi:
“Amıka to amê tı feteliye şiye.”
“Halan geldi, seni aradı, bulamadı gitti.”
İnanmadı önce. Küfretti askere. Çünkü yıllar boyunca kaybettiklerini aramaktan yorulmuştu. Umut etmeyi bile unutmuştu.
Ama tarih bazen borcunu geç de olsa öder.
Sonra halasıyla karşılaştı.
O anı anlatırken söylediği söz, insanın yüreğine işlenir:
“Öyle bir sarıldım ki halama, sanki onun cesedinden düşmüşüm gibi.”
Bir ömür sonra kayıp bir parçasını bulmuştu.
Bir çocukluğun küllerinden kalan son sıcaklığa dokunmuştu.
Ve bütün yaşadıklarını tek cümlede özetledi:
“Taş olsam erirdim, toprak oldum dayandım.”
Belki de Dersim’in bütün kayıp kızlarının hikâyesi bu cümlenin içindedir.
Taş olsaydı eriyecekti.
Ama topraktı.
Acıyı içine gömdü.
Hasreti içine gömdü.
Öfkeyi içine gömdü.
Yalnızlığı içine gömdü.
Ve yaşamaya devam etti.
Çünkü toprak böyledir; üstüne ne kadar yük koyarsanız koyun, yine de hayat üretir.
Yedi yıl önce aramızdan ayrıldı Huriye Aslan Ana.
Yaşlı bedenine işlenmiş bütün acılarıyla, oğluna vasiyet ettiği gibi kendi toprağına emanet edildi. Geriye yalnızca bir hayat hikâyesi değil, insanlığın vicdanına bırakılmış ağır bir soru kaldı:
Bu acının hesabını tarih kimden soracak?
Bir çocuğun elinden alınan çocukluğun vebali kimin omuzlarında duruyor?
Belki bu soruların cevabı bu dünyada verilmeyecek.
Belki de Huriye Ana’nın dediği gibi dava artık Uludivan’a kaldı.
Bizlere düşen ise onun adını, hikâyesini ve taşıdığı acıyı unutmamaktır.
Ruhu şad olsun.
Caê to cennet vo.
Wertê gul u nurdê vo.
Gül ile nur içinde olsun.
Hardo dewres cı rê orğanê u balisna vo.
Derviş toprağı kendisine yorgan ve yastık olsun.
Toprağın bol, mekânın nur olsun, Huriye Ana…