Bugün yine Dersim’in büyük değerlerinden biri olan Lütfü Gültekin hocamızı düşündüm.
Bazen bir haber insanı yalnızca sevindirmez. Aynı zamanda durup düşünmeye, kendisiyle ve içinde bulunduğu toplumla yüzleşmeye de zorlar.
Lütfü Gültekin hocamızın yıllar önce Belçika hükümeti tarafından, sanata ve yaşadığı ülkenin kültürel hayatına yaptığı katkılardan dolayı bir plaketle onurlandırıldığını öğrendiğimde hissettiğim tam da buydu.
Gururlandım.
Ama aynı zamanda içimde tarifsiz bir burukluk oluştu.
Çünkü Lütfü Gültekin, yalnızca yüzlerce besteye imza atmış bir sanatçı değildi. O; duruşuyla, kişiliğiyle, emeğiyle, Dersim’in kültürüne ve müziğine kattıklarıyla başlı başına büyük bir değerdi.
Ve insan ister istemez kendisine şu soruyu soruyordu:
Biz neden kendi değerlerimizi başkaları kadar göremiyoruz?
Neden bizim yapmamız gerekeni başka bir ülkenin hükümeti yapıyordu?
Bu soru aslında yalnızca Lütfü Gültekin’in meselesi değildi.
Bu, bizim meselemizdi.
Bizim vefamızın, bizim kültür anlayışımızın, bizim aydınlığımızın meselesiydi.
Kendimizi yıllardır “aydın”, “ilerici”, “sanatsever” ve “kültürüne sahip çıkan” insanlar olarak tanımlıyoruz.
Peki, öyleyse bizim aydınlığımız neden kendi değerlerimize ulaşamıyor?
Neden hayatımıza ışık tutan insanları, onlar hayattayken yeterince göremiyoruz?
Neden bir ustanın kıymetini anlamak için çoğu zaman onun aramızdan ayrılmasını bekliyoruz?
Bir insan öldüğünde arkasından güzel sözler söylemek kolaydır.
“Büyük ustaydı.”
“Çok değerli bir insandı.”
“Onu asla unutmayacağız.”
Sonra törenler yapılır, konuşmalar yapılır, fotoğraflar paylaşılır, anma geceleri düzenlenir.
Ama asıl mesele bunlar değildir.
Asıl mesele, insan henüz hayattayken onun kapısını çalabilmektir.
Yanına gidip elini sıkabilmektir.
Emeğini görebilmektir.
Omzuna dokunup:
“Hocam, iyi ki varsınız.” diyebilmektir.
Çünkü bir insana verilebilecek en büyük değer, onun öldükten sonra hatırlanması değil, hayattayken görülmesidir.
Lütfü Gültekin hocamızın aldığı plaket bu yüzden benim için sıradan bir plaket değil.
Bana göre o plaket aynı zamanda bize tutulmuş bir aynadır.
O aynada kendimize bakmamız gerekiyor.
Ve belki biraz da utanmamız…
Çünkü kendi değerlerimizi başkaları fark ettiğinde gururlanıyoruz.
Oysa asıl gurur, başkaları fark etmeden önce kendi değerimizi görebilmektir.
Lütfü hocamızın aldığı plaket elbette hepimizi gururlandırmalıdır.
Ama aynı zamanda bize şu soruyu da sordurmalıdır:
Biz kendi ustalarımıza ne zaman sahip çıkacağız?
Bugün Lütfü Gültekin’dir.
Yarın başka bir sanatçımız, başka bir ozanımız, başka bir aydınımız olacaktır.
Eğer onları yaşarken görmezsek, emeklerine sahip çıkmazsak, ürettiklerini gelecek kuşaklara taşımazsak; yarın arkalarından söyleyeceğimiz en güzel sözlerin bile bir anlamı kalmayacaktır.
Çünkü vefa, ölümün ardından yapılan bir konuşma değildir.
Vefa, insan yaşarken gösterilen değerdir.
Bazen çok konuşuyoruz.
Hatta laf sırası geldiğinde kimseye sıra vermiyoruz.
Kültürden, sanattan, aydınlıktan, ilericilikten söz ediyoruz.
Ama sıra icraata geldiğinde nedense ortadan kayboluyoruz.
İşte asıl meselemiz burada.
Vay bize, vaylar bize…
Kendi değerlerimize sahip çıkamadığımız halde, başkalarının bizim değerlerimize gösterdiği ilgiyi görünce gururlanıyoruz.
Bu çelişki üzerinde biraz düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü toplumları büyük yapan yalnızca yetiştirdikleri sanatçılar değildir.
Onları nasıl yaşattıklarıdır.
Onlara nasıl sahip çıktıklarıdır.
Emeklerini nasıl koruduklarıdır.
Ve en önemlisi, değerlerini hayattayken nasıl onurlandırdıklarıdır.
Lütfü Gültekin hocamıza Belçika’da verilen plaket, elbette onun yıllardır verdiği emeğin karşılığıdır.
Hocam, bu plaket sizin olduğu kadar bizim de gururumuzdur.
Ama benim için aynı zamanda bir eksiklik belgesidir.
Çünkü insanın içinden şu cümle geçiyor:
“Bizim yapamadığımızı elin oğlu yaptı.”
İşte insanı yaralayan da tam olarak bu.
Dilerim bundan sonra kendi değerlerimizi kaybetmeden önce fark ederiz.
Dilerim ustalarımızı yaşarken alkışlarız.
Dilerim sanatçılarımızı öldükten sonra değil, hayattayken onurlandırırız.
Çünkü bir toplumun gerçek aydınlığı, yalnızca konuştuğu sözlerle değil; kendi değerlerine tuttuğu ışıkla ölçülür.
Ve artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Değerlerimizi kaybettikten sonra ağlayan bir toplum mu olacağız, yoksa onlar hayattayken ellerinden tutup “İyi ki varsın” diyebilen bir toplum mu?
Ben ikincisini istiyorum.
Çünkü insanı yaşarken onurlandırmak, öldükten sonra anmaktan çok daha büyük bir vefadır.